Psikoloji

ABC Modeli

İzzet Güllü
17 Mayıs 2026
4 dk
ABC Modeli
Psikolojide uzun yıllardır bilinen ama çoğu zaman yeterince öne çıkarılmayan önemli modellerden biri ABC modelidir.
Psikolojide uzun yıllardır bilinen ama çoğu zaman yeterince öne çıkarılmayan önemli modellerden biri ABC modelidir.

ABC modeli en çok Albert Ellis ile ilişkilendirilir. Ellis’in geliştirdiği REBT (Rational Emotive Behavior Therapy) yaklaşımının temel taşlarından biridir.

Model şöyledir:

A Olay, tetikleyici durum
B İnanç, yorum, algı, anlamlandırma biçimi
C Duygusal ve davranışsal sonuç

Yani Ellis şunu savunuyordu:

İnsanları doğrudan olaylar değil, olaylara dair inançları ve yorumları etkiler.

Örneğin:

A = Sınavdan kalmak
B = “Ben başarısız ve değersizim”
C = Çöküş, kaygı, umutsuzluk

Başka biri için:

B = “Üzücü ama telafi edebilirim”
C = Daha az yoğun bir duygu durumu

Daha sonra bu model, bilişsel davranışçı terapi ekolünü de ciddi şekilde etkiledi. Aaron Beck de benzer şekilde düşünce–yorum–duygu ilişkisini vurguladı.

Bu model BDT terapisine ilham vermiştir. Fakat BDT, öyle veya böyle, sonuç itibariyle duyguları sorun görür. Zaten bu sebepledir ki duygulara 0 ila 10 arasında puan verir. Duygulardaki aşağı yönlü değişimi terapi başarısı olarak görür. Bu ise seni duyguların etkiliyor gizil kodlaması yapar ve duygusal süreçlere ilişkin duyarlılığı artırır. BDT bu manada evet, belki B faktörü üzerinde durur fakat yine de duyguları azaltmaya çalışır. Yani sorun algı sorunu, bozuk olan algılardır demez. Duyguyu bozuk kabul eder, sadece bu bozuk duyguları B üzerinde durarak tedavi etmeye çalışır. Duygu şiddetini puanlama, semptom takibi, kaygı düzeyini ölçme, düşünce kayıtları,
ilerlemeyi semptom azalmasıyla değerlendirme, bu minvalde ev ödevleri gibi uygulamalar bunun en açık göstergesidir.

Dediğim gibi, BDT elbette B'yi önemser fakat bunu DSM'de klinik sorun olarak kabul edilen ve işlevselliği bozduğu iddia edilen duygulardan kurtulmak veya bu duyguların şiddetini azaltmak için yapar. Bu sorunların klinik sorun oluşuna itiraz etmez. Bunu kabullenen bir ön varsayımla çalışır.

Bu ise bizi duygular ve şiddeti etkiliyor inancı yaratarak duygulara karşı duyarlılığı daha da artırır, bizi duygu ve düşüncelerle kör bir savaşın içine sokar. Duyguların şiddeti azaldıydı azalmadıydı beklentisi çoğu zaman öldürmeyen darbe işlevi görür ve besleyici olur. Bu manada B faktörü üzerinde durması diğer terapi ekollerinden çok da farklı bir başarı getirmez. Malum, bütün klasik taleplerin başarı düzeyi birbirine oldukça yakındır.

Aslında bu model psikolojide devrim niteliğinde bir gerçek içeriyor:

Duygular doğrudan olaylardan değil, olay + algı birleşiminden meydana geliyor.

Fakat ilginç olan şu:

Psikoloji sektörü bu modeli çoğu zaman teorik bir kişilik veya biliş modeli gibi anlatıyor ama psikolojinin merkezine tam olarak yerleştirmiyor.

Yani ABC modeli kitaplarda var ama uygulamada hâlâ çoğu yaklaşım doğrudan sonuca müdahale etmeye çalışıyor. BDT'nin buradaki tek farkı B faktörü üzerinde durarak C'ye müdahale etmeye çalışmasıdır.

Mesela: Kaygıyı azalt, öfkeyi kontrol et, stresi yönet, takıntıyı bastır, korkuyu durdur…

Ya B yerine direkt C’ye müdahale edilmeye çalışılıyor.

Ya B üzerinden hareketle C'ye müdahale ediliyor.

Ya da tüm suç A'ya atılıyor. Örneğin travma olayına.

B faktörü dururken, esasında sonucu B faktörü belirlerken ya A ile ya da C ile uğraşılıyor.

Oysa ABC modeli bize şunu söylüyor:

C zaten sonuçtur. Sonuçla savaşmak yerine, sonucu doğuran anlam sistemini anlamak gerekir.

Çünkü organizma rastgele duygu üretmez. Beyin, algıladığı şeye göre tepki üretir.
Bir insan köpeği “tehlike” diye kodladıysa korku üretir. “Sevimli” diye kodladıysa sevgi üretir.

Bir insan yalnızlığı “mahvolmak” diye algıladıysa panik yaşar. “Dinlenme fırsatı” diye algıladıysa huzur yaşayabilir.

Bir insan kalp çarpıntısını “ölüm belirtisi” diye yorumladıysa kaygı üretir. “Aşırı stresin doğal tepkisi” diye yorumladıysa aynı bedensel belirtiyi çok daha farklı yaşayabilir.

Demek ki duyguların merkezi doğrudan olaylar değil; olayların beyindeki karşılığıdır.

İşte burada algının gücü ortaya çıkıyor.

Toplumda da aynı mekanizma çalışır. Bir kavrama yüklenen anlam, insanların psikolojisini değiştirir.

Mesela: “Kaygı” kelimesiyle “anksiyete bozukluğu” aynı etkiyi oluşturmaz. “Hüzün” ile “majör depresyon” aynı çağrışımı yapmaz.
Kelimeler algı oluşturur, algılar psikoloji meydana getirir.

Bir düşünceye sürekli “takıntı” derseniz, beyin düşünceyi tehdit gibi algılamaya başlayabilir. Bir duyguyu sürekli “bozukluk” ile yan yana kullanırsanız, organizma o duyguyu daha korkutucu yaşamaya başlayabilir.

ABC modeli aslında bunu anlatır:

B yani algı, yorumlama biçimi, anlam sistemi değişmeden C kalıcı olarak değişmez.
Fakat sektör çoğu zaman C’yi hastalık gibi ele alıyor. Halbuki birçok durumda kişi doğrudan “duygu hastası” değil; algı sistemi nedeniyle yoğun tepki yaşayan bir organizma olabilir.

Bu yüzden aynı olay herkesi aynı şekilde etkilemez. Çünkü herkesin B’si farklıdır.

Bir insan uçakta huzurla otururken diğeri panik olabilir. Bir insan topluluk önünde rahat konuşurken diğeri titreyebilir. Bir insan eleştiriyi normal görürken diğeri yıkım gibi yaşayabilir.

Olay aynıdır. Sonucu değiştiren, beynin yüklediği anlamdır.

Belki de psikolojinin merkezine yeniden şu temel gerçek yerleştirilmelidir: İnsanı sadece yaşadıkları değil, yaşadıklarını nasıl algıladığı etkiler.
Bu yazıyı paylaş:

Psikolog İzzet Güllü

Tüm süreçler gizlilik ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilir.

Web sitemizin içeriği eğitim ve bilgilendirme amaçlıdır. Sunulan içerikler hekim muayenesi, tanı veya tedavinin yerine geçmez. İlaçlara başlama, değiştirme veya bırakma sürecinde mutlaka bir hekime danışınız.

© 2025 Psikolog İzzet Güllü. Tüm hakları saklıdır.