Güncel
Bir Vaka Örneği Bize Ne Söyler
İzzet Güllü
31 Ocak 2026
3 dk

Bir dinî kurumda önce bir kadına, sonra üç yaşındaki bir çocuğa tecavüz ediliyor. Olay yıllarca saklanıyor, örtbas ediliyor, kurum içinde konuşulmuyor. Yani suç işlenmekle kalmıyor; korunuyor, gizleniyor
Suç Demokrasiyle Değil, Sessizlikle Büyür
Bir dinî kurumda önce bir kadına, sonra üç yaşındaki bir çocuğa tecavüz ediliyor. Olay yıllarca saklanıyor, örtbas ediliyor, kurum içinde konuşulmuyor. Yani suç işlenmekle kalmıyor; korunuyor, gizleniyor,
normalleştiriliyor. Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Buna rağmen biri çıkıp diyor ki:
“Demokrasi diyorsunuz ama bak, demokraside de bunlar oluyor.”
Bu cümle baştan hatalı bir yerden kurulur. Çünkü hiçbir sistem suçu yüzde yüz engelleyemez. Demokrasi de engelleyemez, otokrasi de, teokrasi de. Suç insanla ilgilidir; sistemle değil. Ama kritik ayrım şudur: Mesele suçun hangi sistemde işlendiği değil, hangi sistemde açığa çıkabildiğidir.
Demokrasinin farkı burada ortaya çıkar. Demokrasi, suçu yok eden bir sistem değildir; ama suçu görünür kılan, konuşulabilir kılan, ifşa edilebilir kılan bir zemindir. Basın vardır, hukuk vardır, sivil toplum vardır, muhalefet vardır. Yani suç işlenebilir ama saklanamaz. Oysa kapalı yapılarda –özellikle dinî, ideolojik ya da hiyerarşik kurumlarda– suç işlenmekle kalmaz, aynı zamanda kurum tarafından korunur. Çünkü yapı, hakikatten önce kendini korumayı seçer.
Ülkede demokrasi olması, ülkedeki her kurumun demokratik olduğu anlamına gelmez. Bir ülke demokratik olabilir; ama içinde demokrasiye kapalı onlarca mikro yapı barındırabilir. Tarikatlar, cemaatler, kapalı dinî kurumlar tam olarak budur: Demokrasinin içine giremediği, denetlenemeyen, eleştirilemeyen, iç hukuku dış hukukun üstünde olan alanlar. Suç da en rahat oralarda filizlenir. Çünkü orada mağdur değil, kurum esastır; adalet değil, itibar korunur.
Buradaki asıl kırılma ise psikolojiktir. Böyle bir olaya bir insanın –hele bir kadının– ilk tepkisi ne olmalıdır? Öfke, isyan, hesap sorma, hak arama. Bu tepkiler fıtridir, doğaldır, insanidir. Çünkü vicdanın ilk refleksi adalettir. Ama din, bu doğal refleksleri bastıran, suç karşısında öfkeyi değil suskunluğu, hesap sormayı değil örtmeyi, hak aramayı değil sabrı telkin eden bir örtüye dönüştüğünde, artık ahlaki bir zemin olmaktan çıkar; psikolojik bir baskı aracına dönüşür.
Burada din vicdanı onaran değil, vicdanı felç eden bir işlev görmektedir. İnsan, yaşanan bir vahşet karşısında bile öfkelenemiyor, tepki veremiyor, doğal duygusunu yaşayamaz hale geliyorsa; orada artık inanç değil, itaat vardır. Kişi, mağdurun yanında değil; yapının yanında konumlanıyordur. İlk refleksi “bir çocuk ne yaşadı?” değil, “bu kurum zarar görmesin” oluyordur. Bu, bireysel bir hata değil; zihinsel bir tutsaklıktır.
Bu noktada mesele sistem meselesi gibi sunularak suç aklanmaya çalışılır. “Her rejimde olur”, “demokrasi de engelleyemiyor” gibi cümleler, gerçeği açıklamaz; gerçeği etkisizleştirir. Çünkü burada tartışılan şey suçun varlığı değil; suç karşısında alınan tutumdur. Bir yapı, suçu konuşabiliyor mu, yoksa kapatıyor mu? Mağduru mu koruyor, yoksa kurumu mu?
İşte tam bu noktada “din ile bilim olmaz” tartışması anlam kazanır. Çünkü bilim, en temelinde tarafsızlık ister. Soru sormayı, eleştirmeyi, veriye bakmayı, sonuç nereye giderse gitsin oraya gitmeyi gerektirir. Peki bir insan, bağlı olduğu bir dinî yapının içine kadar uzanan bir konuda gerçekten tarafsız kalabilir mi? Araştırmasının ucu kendi inandığı kuruma dokunduğunda, sonuçları olduğu gibi açıklayabilir mi? Yoksa orada bilinç dışı bir savunma refleksi mi devreye girer?
Bu yüzden mesele din ile bilimin çatışması değil; bağlılık ile hakikat arasındaki gerilimdir. Kişi bir yapıya aidiyet geliştirdiği anda, zihni artık serbest değildir. Gerçeği aramaz; gerçeği uyarlamaya başlar. Veriyle değil, inançla hareket eder. Bilimsel görünen ama psikolojik olarak taraflı bir zihin ortaya çıkar. Bu da eleştiriyi değil, rasyonalize etmeyi üretir.
Özetle:
Suç her yerde olur.
Ama bazı yerlerde açığa çıkar, bazı yerlerde saklanır.
Bazı yerlerde mağdur korunur, bazı yerlerde yapı.
Bazı yerlerde vicdan konuşur, bazı yerlerde itaat.
Bazı yapılarda din vicdanına, bazı yapılarda din parava dönüşür.
Ve en tehlikeli olan şudur:
Din, insanın vicdanını büyüten bir kaynak olmaktan çıkıp, vicdanı bastıran bir kalkan haline geldiğinde; artık orada ahlak değil, örtülü bir şiddet düzeni vardır. Çünkü en büyük karanlık, suçun işlendiği yer değil; suç karşısında insanın artık hiçbir şey hissedemediği yerdir.
Bir dinî kurumda önce bir kadına, sonra üç yaşındaki bir çocuğa tecavüz ediliyor. Olay yıllarca saklanıyor, örtbas ediliyor, kurum içinde konuşulmuyor. Yani suç işlenmekle kalmıyor; korunuyor, gizleniyor,
normalleştiriliyor. Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Buna rağmen biri çıkıp diyor ki:
“Demokrasi diyorsunuz ama bak, demokraside de bunlar oluyor.”
Bu cümle baştan hatalı bir yerden kurulur. Çünkü hiçbir sistem suçu yüzde yüz engelleyemez. Demokrasi de engelleyemez, otokrasi de, teokrasi de. Suç insanla ilgilidir; sistemle değil. Ama kritik ayrım şudur: Mesele suçun hangi sistemde işlendiği değil, hangi sistemde açığa çıkabildiğidir.
Demokrasinin farkı burada ortaya çıkar. Demokrasi, suçu yok eden bir sistem değildir; ama suçu görünür kılan, konuşulabilir kılan, ifşa edilebilir kılan bir zemindir. Basın vardır, hukuk vardır, sivil toplum vardır, muhalefet vardır. Yani suç işlenebilir ama saklanamaz. Oysa kapalı yapılarda –özellikle dinî, ideolojik ya da hiyerarşik kurumlarda– suç işlenmekle kalmaz, aynı zamanda kurum tarafından korunur. Çünkü yapı, hakikatten önce kendini korumayı seçer.
Ülkede demokrasi olması, ülkedeki her kurumun demokratik olduğu anlamına gelmez. Bir ülke demokratik olabilir; ama içinde demokrasiye kapalı onlarca mikro yapı barındırabilir. Tarikatlar, cemaatler, kapalı dinî kurumlar tam olarak budur: Demokrasinin içine giremediği, denetlenemeyen, eleştirilemeyen, iç hukuku dış hukukun üstünde olan alanlar. Suç da en rahat oralarda filizlenir. Çünkü orada mağdur değil, kurum esastır; adalet değil, itibar korunur.
Buradaki asıl kırılma ise psikolojiktir. Böyle bir olaya bir insanın –hele bir kadının– ilk tepkisi ne olmalıdır? Öfke, isyan, hesap sorma, hak arama. Bu tepkiler fıtridir, doğaldır, insanidir. Çünkü vicdanın ilk refleksi adalettir. Ama din, bu doğal refleksleri bastıran, suç karşısında öfkeyi değil suskunluğu, hesap sormayı değil örtmeyi, hak aramayı değil sabrı telkin eden bir örtüye dönüştüğünde, artık ahlaki bir zemin olmaktan çıkar; psikolojik bir baskı aracına dönüşür.
Burada din vicdanı onaran değil, vicdanı felç eden bir işlev görmektedir. İnsan, yaşanan bir vahşet karşısında bile öfkelenemiyor, tepki veremiyor, doğal duygusunu yaşayamaz hale geliyorsa; orada artık inanç değil, itaat vardır. Kişi, mağdurun yanında değil; yapının yanında konumlanıyordur. İlk refleksi “bir çocuk ne yaşadı?” değil, “bu kurum zarar görmesin” oluyordur. Bu, bireysel bir hata değil; zihinsel bir tutsaklıktır.
Bu noktada mesele sistem meselesi gibi sunularak suç aklanmaya çalışılır. “Her rejimde olur”, “demokrasi de engelleyemiyor” gibi cümleler, gerçeği açıklamaz; gerçeği etkisizleştirir. Çünkü burada tartışılan şey suçun varlığı değil; suç karşısında alınan tutumdur. Bir yapı, suçu konuşabiliyor mu, yoksa kapatıyor mu? Mağduru mu koruyor, yoksa kurumu mu?
İşte tam bu noktada “din ile bilim olmaz” tartışması anlam kazanır. Çünkü bilim, en temelinde tarafsızlık ister. Soru sormayı, eleştirmeyi, veriye bakmayı, sonuç nereye giderse gitsin oraya gitmeyi gerektirir. Peki bir insan, bağlı olduğu bir dinî yapının içine kadar uzanan bir konuda gerçekten tarafsız kalabilir mi? Araştırmasının ucu kendi inandığı kuruma dokunduğunda, sonuçları olduğu gibi açıklayabilir mi? Yoksa orada bilinç dışı bir savunma refleksi mi devreye girer?
Bu yüzden mesele din ile bilimin çatışması değil; bağlılık ile hakikat arasındaki gerilimdir. Kişi bir yapıya aidiyet geliştirdiği anda, zihni artık serbest değildir. Gerçeği aramaz; gerçeği uyarlamaya başlar. Veriyle değil, inançla hareket eder. Bilimsel görünen ama psikolojik olarak taraflı bir zihin ortaya çıkar. Bu da eleştiriyi değil, rasyonalize etmeyi üretir.
Özetle:
Suç her yerde olur.
Ama bazı yerlerde açığa çıkar, bazı yerlerde saklanır.
Bazı yerlerde mağdur korunur, bazı yerlerde yapı.
Bazı yerlerde vicdan konuşur, bazı yerlerde itaat.
Bazı yapılarda din vicdanına, bazı yapılarda din parava dönüşür.
Ve en tehlikeli olan şudur:
Din, insanın vicdanını büyüten bir kaynak olmaktan çıkıp, vicdanı bastıran bir kalkan haline geldiğinde; artık orada ahlak değil, örtülü bir şiddet düzeni vardır. Çünkü en büyük karanlık, suçun işlendiği yer değil; suç karşısında insanın artık hiçbir şey hissedemediği yerdir.
Bu yazıyı paylaş: