Güncel
Gülistan Doku Olayı
İzzet Güllü
20 Nisan 2026
5 dk

Ortaya saçılan bazı iddialar vardır; insan onları okurken sadece bir suç hikâyesiyle değil, bir düzenin aynasıyla karşı karşıya olduğunu hisseder.
Ortaya saçılan bazı iddialar vardır; insan onları okurken sadece bir suç hikâyesiyle değil, bir düzenin aynasıyla karşı karşıya olduğunu hisseder. Çünkü bazen bir olay, tek başına bir cinayet ya da tek başına bir skandal değildir. Bazen bir olay, bir memleketin nasıl çürüdüğünü, makamın nasıl kalkan haline geldiğini, devlet gücünün nasıl adalet için değil örtme, koruma ve saklama için kullanılabildiğini gösteren küçük ama dehşet verici bir özettir.
Paylaşılan metinlerde öne sürülen iddialar, tam da böyle bir tabloyu anlatıyor. İddiaya göre bir vali, aynı zamanda başmüfettiş sıfatı taşırken, milletin parasıyla yapılmış bir gençlik merkezinde oğluna özel oda tahsis ediyor. Yine iddiaya göre, uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada cinsel saldırıda bulunuyor; daha sonra onu öldürüyor ve cesedi gizlice gömdürüyor. İddialar bununla da bitmiyor. Koruma polisinin sürece yardım ettiği, delillerin karartıldığı, telefon kayıtlarının sildirildiği, aramaların bilerek yanlış yönlendirildiği, hastane kayıtlarının yok edildiği, devletin farklı birimlerindeki yetkililerin bu karanlık tabloya bir şekilde dahil olduğu ileri sürülüyor.
İnsan burada sadece bir fail ya da sadece bir aile görmüyor; burada iddialar doğruysa, makamın suçla arasına mesafe koymak yerine suçun etrafına koruma duvarı ördüğü bir düzen görüyor. En korkuncu da şu: Böyle tablolar ortaya çıktığında toplumun vicdanını asıl yaralayan şey sadece suçun büyüklüğü olmuyor. Asıl yaralayan şey, suç işlendiğinde devletin refleksinin mağduru korumak değil, failin çevresini korumak gibi görünmesi oluyor. Çünkü halkın devlete olan güveni, tam da böyle yerlerde kırılıyor. İnsanlar “Bir ülkede sıradan birinin suçu ile güçlü birinin suçu aynı şekilde mi soruşturuluyor?” sorusunu tam da bu tür olaylarda soruyor.
Bir başka dehşet verici boyut da şudur: Eğer iddialar doğruysa, burada bireysel ahlaksızlığın çok ötesine geçmiş bir kurumsal çürüme var demektir. Bir kişi kötülük yapabilir; bu insanlık tarihinin en acı ama en tanıdık gerçeklerinden biridir. Fakat bir kötülüğün üzerini örten, onu taşıyan, onu kolaylaştıran, onun izlerini silen, onun etrafına resmiyet ve dokunulmazlık zırhı ören şey, artık sadece bireysel sapma değildir. Bu, düzenin çürümesidir. Çünkü bir toplumda suçun kendisi kadar, suçu örtme kapasitesi de önemlidir. Bazen asıl korkunç olan cinayet değil, cinayetin ardından devreye giren mekanizmadır.
Bu yüzden bu tür metinler sadece “kim ne yapmış?” diye okunmamalı. Bunlar aynı zamanda “nasıl bir iklim oluştu da insanlar devlet gücüyle her şeyi örtebileceklerini düşünebildi?” sorusunu sordurmalı. Çünkü çürüme bir anda olmaz. Çürüme, küçük ayrıcalıkların normalleşmesiyle başlar. “Ona bir şey olmaz” anlayışıyla büyür. Adam kayırmayla, yetki istismarıyla, makamın hizmet değil imtiyaz olarak görülmesiyle derinleşir. Sonra bir gün toplum, artık sadece adaletsizliği değil, adaletsizliğin kurumsallaşmasını izler hale gelir.
Bu tür olayların insana ibret olması gereken yanı tam da budur. Güç, denetlenmediğinde ahlak üretmez; tam tersine, ahlaksızlığı cesaretlendirebilir. Makam, vicdanı büyütmez; vicdan yoksa kötülüğün çapını büyütebilir. Devlet imkânı, adalet duygusuyla birleşirse toplumu korur; ama çıkarla birleşirse delil karartmanın, iz silmenin, korku üretmenin aracına dönüşebilir. İşte insanı asıl ürküten budur.
Burada bir genç kadının adı geçiyor: Gülistan Doku. Bir aile var; yıllardır evladını arayan, sesini duyurmaya çalışan, adalet isteyen bir aile. Ve bir de susan, geçiştiren, görmezden gelen, dosyaları ağırlaştıran, insanları umutsuzluğa iten bir sistem görüntüsü var. Toplumun yüreğini yakan şey tam da budur: Bir annenin, bir babanın, bir kardeşin feryadı karşısında devletin duvar gibi susuyor görünmesi.
Bu tür tabloların en ağır sonucu sadece bugünü kirletmesi değildir. Geleceği de kirletmesidir. Çünkü gençler böyle olayları gördüğünde şunu öğrenir: Güçlüysen kurtulursun. Makamın varsa örtülürsün. Arkanda sistem varsa dosya kapanır. Oysa bir toplumun ahlaki omurgasını çürüten en büyük zehir budur. İnsanlar suçun cezasız kalabileceğine, adaletin kişiye göre işlediğine, bazılarının hukukun üstünde olduğuna inanmaya başladığında sadece adalet değil, toplumun ortak vicdanı da yıkılır.
Bu yüzden bu mesele sadece bir olay olarak değil, bir ibret vesikası olarak okunmalı. Eğer iddialar doğruysa burada sadece bir genç kızın hayatı kararmamış demektir; burada devlet fikri yara almış, hukuk duygusu yara almış, toplumun adalet ümidi yara almış demektir. Bir ülkede en büyük felaket, insanların suç işlenmesine alışması değildir sadece; daha da büyük felaket, suçun örtülmesine alışmasıdır.
Son söz şu olmalı: Bir memleketi ayakta tutan şey nutuklar, sloganlar, törenler ya da makamların ihtişamı değildir. Bir memleketi ayakta tutan şey, güç sahibinin de sıradan insan kadar hukuka tabi olduğuna dair ortak inançtır. Eğer bu inanç çökerse, geriye sadece korku kalır, öfke kalır, çürüme kalır. O yüzden bu tür iddialar karşısında mesele sadece bir dosyanın açılması değil; vicdanın, hukukun ve kamusal ahlakın yeniden ayağa kalkmasıdır.
"Ona bir şey olmaz, bu durumda ben ona yardım edersem bana da bir şey olmaz, o beni korur" algısı tüm zihinlere yerleşmiş olmasaydı, bu kadar kamu görevlisi böyle bir suçu örtmek için seferberlik ruhu ile hareket etmezdi. Bu olay bireysel bir cinayeti değil, kurumsal bir çürümeyi anlatıyor. Esas belleklerimizde kalması gereken soru ise şu: Şimdi 3 günde açığa çıkan bu organize suç, 6 yıldır neden açığa çıkmadı? Bu süreçte az ya da çok rolü olanlar, küçük ya da büyük ihmali bulunanlar en ağır şekilde cezalandırılacak mı? Yoksa bu ibretlik olay sadece bir kişinin bireysel cinayeti olarak değer görüp, sadece bir kişinin ya da iki kişinin hapse takılması ile mi kapanacak? Bazı kişileri korumak için koskoca bir ülkenin adalet duygusunu yok etmek nasıl göze alınabiliyor? Devletin makamını ve kamunun imkanlarını organize kötülük için kullanacak kadar alçalmış birilerini koruma adına içine girilen bunca ağır vebale neden gerek duyuluyor? Buradaki dini ya da psikolojik algı ve mekanizma acaba ne?
Paylaşılan metinlerde öne sürülen iddialar, tam da böyle bir tabloyu anlatıyor. İddiaya göre bir vali, aynı zamanda başmüfettiş sıfatı taşırken, milletin parasıyla yapılmış bir gençlik merkezinde oğluna özel oda tahsis ediyor. Yine iddiaya göre, uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada cinsel saldırıda bulunuyor; daha sonra onu öldürüyor ve cesedi gizlice gömdürüyor. İddialar bununla da bitmiyor. Koruma polisinin sürece yardım ettiği, delillerin karartıldığı, telefon kayıtlarının sildirildiği, aramaların bilerek yanlış yönlendirildiği, hastane kayıtlarının yok edildiği, devletin farklı birimlerindeki yetkililerin bu karanlık tabloya bir şekilde dahil olduğu ileri sürülüyor.
İnsan burada sadece bir fail ya da sadece bir aile görmüyor; burada iddialar doğruysa, makamın suçla arasına mesafe koymak yerine suçun etrafına koruma duvarı ördüğü bir düzen görüyor. En korkuncu da şu: Böyle tablolar ortaya çıktığında toplumun vicdanını asıl yaralayan şey sadece suçun büyüklüğü olmuyor. Asıl yaralayan şey, suç işlendiğinde devletin refleksinin mağduru korumak değil, failin çevresini korumak gibi görünmesi oluyor. Çünkü halkın devlete olan güveni, tam da böyle yerlerde kırılıyor. İnsanlar “Bir ülkede sıradan birinin suçu ile güçlü birinin suçu aynı şekilde mi soruşturuluyor?” sorusunu tam da bu tür olaylarda soruyor.
Bir başka dehşet verici boyut da şudur: Eğer iddialar doğruysa, burada bireysel ahlaksızlığın çok ötesine geçmiş bir kurumsal çürüme var demektir. Bir kişi kötülük yapabilir; bu insanlık tarihinin en acı ama en tanıdık gerçeklerinden biridir. Fakat bir kötülüğün üzerini örten, onu taşıyan, onu kolaylaştıran, onun izlerini silen, onun etrafına resmiyet ve dokunulmazlık zırhı ören şey, artık sadece bireysel sapma değildir. Bu, düzenin çürümesidir. Çünkü bir toplumda suçun kendisi kadar, suçu örtme kapasitesi de önemlidir. Bazen asıl korkunç olan cinayet değil, cinayetin ardından devreye giren mekanizmadır.
Bu yüzden bu tür metinler sadece “kim ne yapmış?” diye okunmamalı. Bunlar aynı zamanda “nasıl bir iklim oluştu da insanlar devlet gücüyle her şeyi örtebileceklerini düşünebildi?” sorusunu sordurmalı. Çünkü çürüme bir anda olmaz. Çürüme, küçük ayrıcalıkların normalleşmesiyle başlar. “Ona bir şey olmaz” anlayışıyla büyür. Adam kayırmayla, yetki istismarıyla, makamın hizmet değil imtiyaz olarak görülmesiyle derinleşir. Sonra bir gün toplum, artık sadece adaletsizliği değil, adaletsizliğin kurumsallaşmasını izler hale gelir.
Bu tür olayların insana ibret olması gereken yanı tam da budur. Güç, denetlenmediğinde ahlak üretmez; tam tersine, ahlaksızlığı cesaretlendirebilir. Makam, vicdanı büyütmez; vicdan yoksa kötülüğün çapını büyütebilir. Devlet imkânı, adalet duygusuyla birleşirse toplumu korur; ama çıkarla birleşirse delil karartmanın, iz silmenin, korku üretmenin aracına dönüşebilir. İşte insanı asıl ürküten budur.
Burada bir genç kadının adı geçiyor: Gülistan Doku. Bir aile var; yıllardır evladını arayan, sesini duyurmaya çalışan, adalet isteyen bir aile. Ve bir de susan, geçiştiren, görmezden gelen, dosyaları ağırlaştıran, insanları umutsuzluğa iten bir sistem görüntüsü var. Toplumun yüreğini yakan şey tam da budur: Bir annenin, bir babanın, bir kardeşin feryadı karşısında devletin duvar gibi susuyor görünmesi.
Bu tür tabloların en ağır sonucu sadece bugünü kirletmesi değildir. Geleceği de kirletmesidir. Çünkü gençler böyle olayları gördüğünde şunu öğrenir: Güçlüysen kurtulursun. Makamın varsa örtülürsün. Arkanda sistem varsa dosya kapanır. Oysa bir toplumun ahlaki omurgasını çürüten en büyük zehir budur. İnsanlar suçun cezasız kalabileceğine, adaletin kişiye göre işlediğine, bazılarının hukukun üstünde olduğuna inanmaya başladığında sadece adalet değil, toplumun ortak vicdanı da yıkılır.
Bu yüzden bu mesele sadece bir olay olarak değil, bir ibret vesikası olarak okunmalı. Eğer iddialar doğruysa burada sadece bir genç kızın hayatı kararmamış demektir; burada devlet fikri yara almış, hukuk duygusu yara almış, toplumun adalet ümidi yara almış demektir. Bir ülkede en büyük felaket, insanların suç işlenmesine alışması değildir sadece; daha da büyük felaket, suçun örtülmesine alışmasıdır.
Son söz şu olmalı: Bir memleketi ayakta tutan şey nutuklar, sloganlar, törenler ya da makamların ihtişamı değildir. Bir memleketi ayakta tutan şey, güç sahibinin de sıradan insan kadar hukuka tabi olduğuna dair ortak inançtır. Eğer bu inanç çökerse, geriye sadece korku kalır, öfke kalır, çürüme kalır. O yüzden bu tür iddialar karşısında mesele sadece bir dosyanın açılması değil; vicdanın, hukukun ve kamusal ahlakın yeniden ayağa kalkmasıdır.
"Ona bir şey olmaz, bu durumda ben ona yardım edersem bana da bir şey olmaz, o beni korur" algısı tüm zihinlere yerleşmiş olmasaydı, bu kadar kamu görevlisi böyle bir suçu örtmek için seferberlik ruhu ile hareket etmezdi. Bu olay bireysel bir cinayeti değil, kurumsal bir çürümeyi anlatıyor. Esas belleklerimizde kalması gereken soru ise şu: Şimdi 3 günde açığa çıkan bu organize suç, 6 yıldır neden açığa çıkmadı? Bu süreçte az ya da çok rolü olanlar, küçük ya da büyük ihmali bulunanlar en ağır şekilde cezalandırılacak mı? Yoksa bu ibretlik olay sadece bir kişinin bireysel cinayeti olarak değer görüp, sadece bir kişinin ya da iki kişinin hapse takılması ile mi kapanacak? Bazı kişileri korumak için koskoca bir ülkenin adalet duygusunu yok etmek nasıl göze alınabiliyor? Devletin makamını ve kamunun imkanlarını organize kötülük için kullanacak kadar alçalmış birilerini koruma adına içine girilen bunca ağır vebale neden gerek duyuluyor? Buradaki dini ya da psikolojik algı ve mekanizma acaba ne?
Bu yazıyı paylaş: