Güncel
İki Ülke, İki Gazeteci
İzzet Güllü
5 Haziran 2026
3 dk

Bu anlattığım hikâyeyi yıllar önce okumuştum. Amerikalı bir gazeteci, eski Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas'a ilginç bir soru soruyordu.
Bu anlattığım hikâyeyi yıllar önce okumuştum. Amerikalı bir gazeteci, eski Sabah gazetesi yazarı Mehmet Barlas'a ilginç bir soru soruyordu:
"Bizde köşe yazarları haftada bir ya da iki kez yazar. Sizde ise bazı yazarlar her gün yazıyor. Her gün yeni fikir üretmek zor olmuyor mu?"
Mehmet Barlas'ın cevabı oldukça çarpıcıydı:
"Biz fikir üretmiyoruz ki, yazı üretiyoruz."
Bu cevap ilk bakışta espri gibi görünse de aslında medya, sosyal medya ve hatta düşünce dünyamız hakkında çok şey anlatıyor.
Gerçekten de insan zihni her gün özgün fikir üreten bir makine değildir. Derin düşünce zaman ister. Bir fikrin olgunlaşması, farklı açılardan değerlendirilmesi, yeni deneyimlerle beslenmesi gerekir. Fakat siz bir insanı her gün yazmaya, konuşmaya, paylaşım yapmaya, yorum üretmeye mecbur bırakırsanız bir süre sonra fikir üretmeyi bırakır, içerik üretmeye başlar.
Bugün sosyal medyada yaşanan şey de büyük ölçüde budur.
Herkes sürekli konuşmak zorunda hissediyor kendini. Her gün bir şey söylemeli. Her olaya yorum yapmalı. Her gelişmeye tepki vermeli. Sürekli görünür kalmalı. Çünkü görünmez olduğu an unutulmaktan korkuyor.
Sonuçta ortaya fikir değil, içerik çıkıyor.
İçerik üretimi arttıkça düşünce üretimi azalıyor.
Düşünce üretimi azalınca da aynı fikirler farklı ambalajlarla tekrar tekrar dolaşıma giriyor.
Bir süre sonra insanlar yeni şeyler öğrenmiyor; aynı şeyleri farklı kişilerden dinlemeye başlıyor.
Bu durum yalnızca üreticiyi değil, tüketiciyi de etkiliyor.
Sürekli aynı konulara maruz kalan zihin zamanla köreliyor. Nasıl ki aynı kokunun içinde yaşayan kişi bir süre sonra kokuyu fark etmez hale gelirse, sürekli aynı düşünce kalıplarına maruz kalan insan da düşünemez hale geliyor.
Çünkü zihnin gelişmesi için yeni uyaranlara ihtiyacı vardır.
Aynı sloganlar, aynı tartışmalar, aynı ezberler ve aynı kavramlar zihni beslemez. Tam tersine uyuşturur.
Bugün birçok alanda yaşadığımız tıkanıklığın sebeplerinden biri de budur.
Herkes bir köşe başını tutmuş durumda.
Gazetede bir köşe.
Televizyonda bir program.
YouTube'da bir kanal.
Sosyal medyada bir hesap.
Ve o köşeyi bırakmak istemiyor.
Çünkü köşeyi bıraktığı gün görünürlüğünü kaybedeceğini düşünüyor.
Bu yüzden konuşacak yeni sözü olmasa da konuşmaya devam ediyor.
Yazacak yeni fikri olmasa da yazmaya devam ediyor.
Anlatacak yeni bir şeyi olmasa da anlatmaya devam ediyor.
Böylece hem kendisi köreliyor hem gündemi köreltiyor hem de okuyucuyu köreltiyor.
Oysa bazen susmak da üretimin bir parçasıdır.
Bazen yazmamak, yazmaktan daha değerlidir.
Bazen bir ay düşünmek, her gün konuşmaktan daha öğreticidir.
Çünkü fikir ile içerik aynı şey değildir.
İçerik üretmek kolaydır.
Zor olan fikir üretmektir.
Fikir ise sessizlik ister, gözlem ister, yaşanmışlık ister, beklemek ister.
Sürekli konuşanların çağında belki de en büyük ihtiyaç, biraz daha az konuşup biraz daha fazla düşünmektir. Çünkü toplumları dönüştüren şey içerik bolluğu değil, fikir derinliğidir.
"Bizde köşe yazarları haftada bir ya da iki kez yazar. Sizde ise bazı yazarlar her gün yazıyor. Her gün yeni fikir üretmek zor olmuyor mu?"
Mehmet Barlas'ın cevabı oldukça çarpıcıydı:
"Biz fikir üretmiyoruz ki, yazı üretiyoruz."
Bu cevap ilk bakışta espri gibi görünse de aslında medya, sosyal medya ve hatta düşünce dünyamız hakkında çok şey anlatıyor.
Gerçekten de insan zihni her gün özgün fikir üreten bir makine değildir. Derin düşünce zaman ister. Bir fikrin olgunlaşması, farklı açılardan değerlendirilmesi, yeni deneyimlerle beslenmesi gerekir. Fakat siz bir insanı her gün yazmaya, konuşmaya, paylaşım yapmaya, yorum üretmeye mecbur bırakırsanız bir süre sonra fikir üretmeyi bırakır, içerik üretmeye başlar.
Bugün sosyal medyada yaşanan şey de büyük ölçüde budur.
Herkes sürekli konuşmak zorunda hissediyor kendini. Her gün bir şey söylemeli. Her olaya yorum yapmalı. Her gelişmeye tepki vermeli. Sürekli görünür kalmalı. Çünkü görünmez olduğu an unutulmaktan korkuyor.
Sonuçta ortaya fikir değil, içerik çıkıyor.
İçerik üretimi arttıkça düşünce üretimi azalıyor.
Düşünce üretimi azalınca da aynı fikirler farklı ambalajlarla tekrar tekrar dolaşıma giriyor.
Bir süre sonra insanlar yeni şeyler öğrenmiyor; aynı şeyleri farklı kişilerden dinlemeye başlıyor.
Bu durum yalnızca üreticiyi değil, tüketiciyi de etkiliyor.
Sürekli aynı konulara maruz kalan zihin zamanla köreliyor. Nasıl ki aynı kokunun içinde yaşayan kişi bir süre sonra kokuyu fark etmez hale gelirse, sürekli aynı düşünce kalıplarına maruz kalan insan da düşünemez hale geliyor.
Çünkü zihnin gelişmesi için yeni uyaranlara ihtiyacı vardır.
Aynı sloganlar, aynı tartışmalar, aynı ezberler ve aynı kavramlar zihni beslemez. Tam tersine uyuşturur.
Bugün birçok alanda yaşadığımız tıkanıklığın sebeplerinden biri de budur.
Herkes bir köşe başını tutmuş durumda.
Gazetede bir köşe.
Televizyonda bir program.
YouTube'da bir kanal.
Sosyal medyada bir hesap.
Ve o köşeyi bırakmak istemiyor.
Çünkü köşeyi bıraktığı gün görünürlüğünü kaybedeceğini düşünüyor.
Bu yüzden konuşacak yeni sözü olmasa da konuşmaya devam ediyor.
Yazacak yeni fikri olmasa da yazmaya devam ediyor.
Anlatacak yeni bir şeyi olmasa da anlatmaya devam ediyor.
Böylece hem kendisi köreliyor hem gündemi köreltiyor hem de okuyucuyu köreltiyor.
Oysa bazen susmak da üretimin bir parçasıdır.
Bazen yazmamak, yazmaktan daha değerlidir.
Bazen bir ay düşünmek, her gün konuşmaktan daha öğreticidir.
Çünkü fikir ile içerik aynı şey değildir.
İçerik üretmek kolaydır.
Zor olan fikir üretmektir.
Fikir ise sessizlik ister, gözlem ister, yaşanmışlık ister, beklemek ister.
Sürekli konuşanların çağında belki de en büyük ihtiyaç, biraz daha az konuşup biraz daha fazla düşünmektir. Çünkü toplumları dönüştüren şey içerik bolluğu değil, fikir derinliğidir.
Bu yazıyı paylaş: