Psikoloji

İTT ile ACT Arasındaki Farklar

İzzet Güllü
15 Mayıs 2026
8 dk
İTT ile ACT Arasındaki Farklar
Son yıllarda klasik terapilerin yetersizliği fark edilmiş olsa gerek,, ACT adında bir terapi tekniği öne çıkmaya başladı.
Son yıllarda klasik terapilerin yetersizliği fark edilmiş olsa gerek, ACT adında bir terapi tekniği öne çıkmaya başladı. Unvanı ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı olanlar bile, bir psikolojiyi 15 günden uzun sürerse bozukluk kabul edenler, bozukluğa da kaşla göz arasında yıllardır hastalık muamelesi çekenler dahi artık ACT uygulamaya yöneliyor. Bir taraftan duygusal süreçleri hastalık görme eğitimi al, bir taraftan duygusal süreçleri klinik sorun görmek için yüksek lisans yapıp klinik psikolog ol, öbür taraftan aynı duygusal süreçleri normal görmeye çalışan terapileri uygula. Diyorum ya, bu sektörde çelişki bitmez diye.

Bu sektör öyle bir sektördür ki kimisi travmaya bağlar, 30 seans hikaye dinler. Kimisi serotonine bağlar, 5 dakika bile hikaye dinlemez. İlaç vereceği zaman serotonin sorunu olur, elektrik vereceği zaman EKT sorunu olur, terapi vereceği zaman da travma sorunu olur. Bir duygu durum işine geldiği zaman hastalık, işine geldiği zaman bozukluktur. İşine geldiği zaman ise normaldir. Hangi dönem, nerede, hangi yaklaşım ne kadar kazandırıyorsa. Trend hangi yöne kaydı ise. Hem travmaya bağlarlar, hem duyguları normal görmeye çalışırlar. Travmaya bağlı ama normal. Duygular normal ama aylarca travmayı arayıp bulmak ve travmayı çözümlemek lazım.

Oysa bir sorun ya hastalıktır ya değildir. Bir duygudurum ya normaldir ya da değildir. Aynı duygusal süreçlere bir metotta hastalık, bir metotta klinik sorun, bir metotta normal muamelesi çekmek, hatta hepsini aynı pakette uygulamak ancak bizim sektöre mahsustur. Bir doktor düşünün ki aynı tabloya hem kanser muamelesi çekiyor, kemoterapi uyguluyor. Hem de normal muamelesi çekiyor, antibiyotik veriyor ve ikisi de aynı anda normal kabul ediliyor. Adama deli derler fakat bizim alanda uzman muamelesi görürsünüz.

Her zaman dediğim gibi aklın yolu birdir. Ben de bu metotların yetersizliğini gördüm. Benim yaklaşımım da buradan doğdu. Elbette benzerliklerin olması normaldir, çünkü benzer sorunlardan bahsediyoruz. Hep dediğim bir şey var. Benzer olmak aynı şey olmak değildir. Hatta çoğu zaman benzer olmak birbirine yakın olmak demek bile değildir. Bazen iki benzer şey arasında 180 derece fark bulunabilir. Şurup ve zehir de birbirine benzer. Her ikisi de akışkandır, her ikisi de koyu renklidir, her İkisi de şişededir. Ancak birisi yaşatır, birisi öldürür.

Yakın modeller yakın sonuçlar üretir. 2 model birbirinden oldukça farklı çözüm prosedürleri uyguluyor ve oldukça farklı başarı düzeyleri elde ediyorsa, iki yöntem arasında benzerlik yoktur. Tam tersine, çok büyük bir ayrım var demektir. Bu makalede benim metodumla ACT arasındaki farkların sadece bir bölümüne değinilecektir.

ACT ile benim Zemin ve Tepki Teorisi (İkna ve Telkin Terapisi, İTT) adını verdiğim yaklaşımım arasındaki derin farkları, meseleye yüzeyden bakan biri ilk etapta göremeyebilir. Çünkü iki tarafta da “düşüncelerle savaşmayın”, “kaygıyı bastırmaya çalışmayın”, “duyguları kabul edin”, “düşünceler sadece düşüncedir” gibi benzer cümleler duyabilirsiniz. Bu yüzden bazı insanlar doğal olarak “Bunlar zaten yıllardır söyleniyor, ACT’de de var” diyebiliyor. Oysa mesele birkaç benzer cümle değildir. Asıl mesele o cümlelerin hangi psikolojik zeminde söylendiğidir. Ve bana göre bütün ayrım tam burada başlıyor.

ACT ve benzeri modern yaklaşımlar önemli bir şeyi fark etti: İnsan düşüncelerini kontrol etmeye çalıştıkça daha fazla takılıyor. Kaygıyla savaştıkça kaygı büyüyor. Düşünceyi bastırmaya çalıştıkça düşünce daha fazla geliyor. Bu tespit doğrudur. Zaten benim yaklaşımımda da insanın düşüncelerle sürekli kavga etmesinin sistemi büyüttüğü vurgulanır. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: ACT büyük ölçüde klinik zemini koruyup, insanın o klinik zemindeki semptomlarla ilişkisini değiştirmeye çalışır. Benim yaklaşımım ise daha baştan klinik zeminin kendisini sorgular.

Çünkü klasik psikoloji sistemi ve terapi ekollerinin büyük bölümü işe insan psikolojisini klinik bir çerçeveye yerleştirerek başlıyor. Daha en başta insana “anksiyete bozukluğu”, “OKB”, “panik bozukluk”, “duygu durum bozukluğu”, “rahatsızlık”, “semptom”, “atak”, “nüks”, “kronikleşme” gibi kimlikler ve anlamlar veriliyor. İnsan beyni ise kelimelerden etkileniyor. Özellikle hassas, kaygılı ve korku üretmeye yatkın zeminlerde bu kelimeler sıradan tıbbi ifadeler olarak kalmıyor; doğrudan tehdit kodlarına dönüşüyor.
Sonra aynı sistem dönüp şunu söylüyor: “Kaygınızı kabul edin. Düşüncelerle savaşmayın. Bunlar sadece düşünce.” İşte benim temel itirazım burada başlıyor. Çünkü siz bir organizmaya önce “senin psikolojin bozuk”, “sende hastalık var”, “bu kronik olabilir”, “atak geçirebilirsin” diyorsunuz; sonra da aynı organizmadan bunu normal insan deneyimi gibi yaşamasını bekliyorsunuz. Yani önce fareye “yılan” diyorsunuz, sonra dönüp “onu normal gör, kabul et” diyorsunuz.

Benim itirazım tam olarak bu çelişkiyedir.
Çünkü insan zihni yalnızca duyguya değil, duyguya yüklenen anlama tepki verir. Bir insan kaygıyı “bende bozukluk var” zeminiyle yaşarsa başka bir psikoloji oluşur; “organizmanın tehdit algısına verdiği doğal tepki” zeminiyle yaşarsa bambaşka bir psikoloji oluşur. Dışarıdan küçük gibi görünen bu fark, organizmanın verdiği tepkiyi kökten değiştirebilir.

Bu yüzden bana göre mesele yalnızca “düşünceyle savaşmamak” değildir. Mesele, düşüncenin ve duygunun baştan nasıl kodlandığıdır. Çünkü hastalık–bozukluk kodlamasına köklü biçimde itiraz etmeden, o kodlamanın ürettiği korkuyu tam anlamıyla çözemezsiniz. Fareye kim neden yılan dedi, o kodlama nasıl oluştu, hangi kelimelerle ve hangi korkularla beslendi; bunları anlamadan fareyi tekrar fare olarak görmek kolay değildir.
Benim yaklaşımım burada daha kökten bir ayrım yapıyor. Ben “duygular bozulmaz, duygular değişir” diyorum. Çünkü organizma rastgele duygu üretmez. Beyin bir şeyi tehdit gibi algıladığında kaygı üretir; güven gibi algıladığında huzur üretir. Fareyi yılan diye kodlarsanız organizma da haliyle yılan görmüş gibi tepki verir. Bu yüzden benim yaklaşımımda asıl mesele düşüncenin içeriği değil; düşünceye yüklenen tehdit anlamıdır.
ACT çoğu zaman “düşünceye takılma” der. Aksi halde düşünceyi önemseme demek ağlayan bir insanı gıdıklayarak güldürmeye çalışmaya benzer. Ya da annesini kaybetmiş bir insana, annelik algılarını ve kodlanmalarını hesaba katmadan "üzülme" demeye benzer. Yüzeysel kalır, samimiyetsiz kalır ve etkisiz kalır. Fareye yıllarca yılan muamelesi çek, fareye yılan muamelesi çekilirken seyret, bu muameleyi çekenlere tek bir laf etme, tek bir itirazda bulunma, sadece yılandan korkmayalım demeye çalış. Bilinçaltı bunu inandırıcı bulmaz ve reddeder. Bir beyin fareyi yılan olarak görürken ona ilgisiz ve kayıtsız kalamaz, ona normal muamelesi gösteremez. Zaten bu sebepledir ki bu terapinin başarı düzeyi BDT'den çok da farklı değildir. Klinik dil terk edilmediği, hastalık kodlamaları dönüştürülmediği, duyarlılıklar azaltılmadığı, bozuk algılar eğitimsel süreçlerle dönüştürülmediği sürece hangi metodu uygularsan uygula, sonuç çok da farklı olmuyor. Doğru noktaya nişan almadıktan sonra, hedefi 12'den görmedikten sonra ister tabanca kullan, ister tüfek kullan, istersen roket kullan.

Ben ise bir adım daha geriye gidiyorum: İnsan neden o düşünceden korkuyor? Neden kaygıyı “tehlike” gibi yaşıyor? Neden panik atağı “felaket” gibi görüyor? Bu soruların cevabını çoğu zaman:

hastalık kodlamasında,
klinik tehdit dilinde,
yanlış öğrenmelerde,
korku merkezli yorumlarda,
felaketleştirmede,
toplumsal ve klinik telkinlerde buluyorum.

Yani ben yalnızca düşünceyle ilişkiyi değiştirmeye değil, düşüncenin neden tehdit gibi yaşandığını açıklamaya çalışıyorum.

ACT’nin bir başka temel özelliği şudur: Büyük ölçüde “semptom olsa da işlevsel yaşa” mantığıyla ilerler. Bu yönü kıymetlidir. Ancak yine de çoğu zaman kişi kendisini “bozukluğu olan ama onunla yaşamayı öğrenen biri” gibi hisseder. Benim yaklaşımımda ise hedef yalnızca semptomla yaşamayı öğrenmek değildir; tehdit algısı değiştikçe organizmanın zaten doğal olarak sakinleşeceği fikri daha merkezde durur.

Yani ben “kaygıyla yaşamayı öğren” demekten çok, “kaygıyı neden bu kadar tehlikeli gördüğünü fark et” diyorum.

Bu yüzden benim yaklaşımımda:

algı,
anlam,
telkin,
tehdit kodlaması,
yorum,
öğrenilmiş korkular, çok daha merkezi hale geliyor.

Çünkü bana göre birçok insan kaygıdan değil, kaygının sorun olduğuna inanmasından dolayı çöküyor. İnsan panik ataktan değil, panik atağı “delirme”, “ölme”, “kontrolü kaybetme”, “hastalık” gibi yaşadığı için ikinci korku katmanı oluşuyor.

Bu nedenle benim itirazım yalnızca terapi tekniklerine değil; psikolojinin kurduğu dile ve paradigma biçimine yöneliktir. Çünkü bir psikoloji sisteminin kullandığı kelimeler bile organizmayı biçimlendirir. “Bozukluk”, “hastalık”, “atak”, “nüks”, “kronik” gibi kelimeler organizmada tehdit algısını büyütebilir. Sonra dönüp “kabul et” demek, bazen korkuyu üreten zemini yeterince sorgulamadan sonucu düzeltmeye çalışmak gibi olabilir.

Benim yaklaşımımın temel farkı yalnızca teorik değildir; yöntemsel olarak da ciddi biçimde ayrılır. Modern terapi ekollerinin büyük bölümü haftada bir görüşme, seans, teknik ve terapi modeli üzerinden ilerler. İnsan haftada bir 40-50 dakikalık görüşmelerle, yıllarca birikmiş korku kodlamalarını, tehdit algılarını, klinik telkinleri ve artmış duyarlılığı çözmeye çalışır. Bana göre bu yapı çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Çünkü mesele yalnızca birkaç düşünceyi yeniden yorumlamak değildir; organizmanın yıllarca öğrendiği tehdit sistemini yeniden eğitmektir.

Bu yüzden ben terapi değil; eğitim, tekrar ve program modeli öneriyorum. Kitap, video, makale, tekrar videoları, günlük telkinler ve uzun süreli psikoeğitim modeli burada merkezi hale geliyor. Çünkü yıllarca tekrar eden korku kodlamaları, haftada bir konuşmayla değil; tekrar eden yeni öğrenmelerle çözülür. İnsan zihni nasıl tekrarlarla korkmayı öğrendiyse, yine tekrarlarla farklı algı geliştirebilir.
Benim modelimde “Olabilir” ve “İlgilenmiyorum” yalnızca teknik değil; organizmaya verilen yeni öğrenme biçimleridir. Amaç düşünceyi bastırmak değil; organizmanın tehdit algısını yeniden eğitmektir. Bu yüzden ben süreci terapi odasına değil, günlük hayatın içine taşıyorum. İnsan yalnızca seansta değil; evde, işte, sokakta, yatarken, düşünce geldiğinde yeni tepkiyi tekrar tekrar öğreniyor.

Bence yöntemsel farkın en önemli noktalarından biri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü ACT ve benzeri yaklaşımların araştırmalarına baktığımızda, çoğu zaman BDT ve diğer terapi yöntemleriyle aralarında çok büyük ve anlamlı farklar oluşmadığı görülüyor. Bu bana göre önemli bir veri. Çünkü gerçekten kökten farklı paradigmalar, genellikle daha belirgin sonuç farkları üretir. Eğer yöntemsel olarak çok büyük bir ayrım oluşturamıyorsa, bu çoğu zaman hâlâ aynı klinik zeminin içinde hareket ettiğini düşündürür.

Benim yaklaşımım ise daha temel bir noktaya itiraz ediyor:

psikolojinin klinikleştirilmesine,
korku merkezli diline,
hastalık kimliği üretmesine,
organizmanın doğal tepkilerini bozukluklaştırmasına,
insanı sürekli kendi psikolojisini kontrol eden bireye dönüştürmesine.

Bu yüzden benim modelimde yalnızca semptom yönetimi değil; psikolojiyi yorumlama biçiminin kendisi değişmeye çalışıyor.

Çünkü bana göre insan bozuk bir organizma değil; yanlış alarm veren ama öğrenebilir bir organizmadır.

Ve organizma ancak fareyi gerçekten tekrar fare olarak görmeye başladığında sakinleşebilir. Yılan kodlaması devam ettiği sürece, organizmadan tam anlamıyla rahatlamasını beklemek kolay değildir.

Görünüşte küçük gibi duran bu farklar, aslında psikoloji anlayışını, çözüm modelini ve insanın kendine bakışını kökten değiştirecek kadar büyük farklardır. Pirincin içindeki beyaz taş da pirince benzer fakat dişimizi kırar.

Bu Yazıyı Dinle

0:0012:51
Bu yazıyı paylaş:

Psikolog İzzet Güllü

Tüm süreçler gizlilik ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilir.

Web sitemizin içeriği eğitim ve bilgilendirme amaçlıdır. Sunulan içerikler hekim muayenesi, tanı veya tedavinin yerine geçmez. İlaçlara başlama, değiştirme veya bırakma sürecinde mutlaka bir hekime danışınız.

© 2025 Psikolog İzzet Güllü. Tüm hakları saklıdır.