Psikoloji
Kavram, Algı, Psikoloji
İzzet Güllü
28 Mart 2026
8 dk

Kavramlar algıyı oluşturur. Algı ise psikolojiyi meydana getirir. Psikoloji olgunun değil, algının sonucudur. Algı ise kavramlarla meydana gelir.
Kavram, Algı, Psikoloji
Kavramlar algı oluşturur. Algı ise psikoloji meydana getirir. Psikoloji olgunun değil, algının sonucudur. Algı ise kavramlarla meydana gelir.
Kelimeler masum değildir. Kavramlar nötr değildir. Kelimeler birer uyarıcıdır, birer tetikleyicidir, birer sinyaldir. Birini “gel” diye çağırmak saygısızlık algısını tetikler. “Gelir misiniz?” dediğinizde ise nezaket ve saygı algısını tetiklersiniz. Her algı, doğasına uygun bir duygu durum yaratır.
İhmal edilen bir ibadete “farz” dediğinizde farklı bir duygu tetiklenir, “sünnet” dediğinizde farklı bir duygu tetiklenir. Domuz eti de gıybet de haramdır. Fakat domuz etine çok daha ağır bir anlam yüklerseniz, psişik etkisi çok daha fazla olur. Kavramlar, yüklenen anlamlar, yaratılan çağrışımlar, yaratılan “normal” ve “normal değil” algısı… Ve psikoloji.
İnsan zihni olgularla değil; olgulara verilen isimlerle ve yüklenen anlamlarla çalışır. Aynı gerçeklik farklı bir kavramla sunulduğunda, zihinde bambaşka bir psikoloji üretir. Çünkü beyin gerçeği değil, gerçeğin etiketlenmiş halini algılar.
Etiket, anlam, yükleme, çağrışım, sinyal değiştiğinde algı değişir. Algı değiştiğinde duygu değişir. Duygu değiştiğinde tepki değişir. Yani psikoloji dediğimiz şey, çoğu zaman olayın kendisi değil, olayın nasıl isimlendirildiğidir.
Aynı travma olgusunu herkes yaşar ama herkes aynı etkilenmez. Çünkü herkes aynı travma olgusuna aynı anlamı yüklemez, aynı kavramlarla tanımlamaz; haliyle aynı çağrışımlara yol açmaz. Böylece ortaya aynı psikoloji çıkmaz. Belirleyen travma olgusu değil, travma algısıdır.
Aynı kaba davranış herkesi aynı düzeyde rahatsız etmez. Çünkü herkesin “kabalık” diye adlandırılan davranışa yüklediği anlam farklıdır. Her günah kavramı herkesi aynı derecede rahatsız etmez. Çünkü herkesin “günah”a yüklediği anlam farklıdır.
Seçilen kavram anormalleştikçe ve yüklenen anlam derinleştikçe etkisi de artar. Sektör “duygular değişti” kavramı yerine “duygular bozuldu” şeklinde, anormallik çağrışımı yapan bir kavram seçer. Duygulara yüklenen anlamı değiştirir. Bu yolla psikolojiler meydana getirir.
“İyi Ahmet” algısını “kötü Ahmet” olarak bozduğunuzda, beyin elbette Ahmet’e daha farklı tepkiler vermeye başlayacaktır. Bir düşünceye “olumsuz düşünce”, bir duyguya “olumsuz duygu” dediğinizde, beyniniz bu algıya psikoloji üreterek tepki vermez mi?
Siz bir fareye “yılan” etiketi yapıştırdığınızda, tehlike çağrışımı yarattığınızda, beyin buna ilgisiz kalabilir mi? Bir müşteriye “hırsız” anlamı yüklediğinizde, güvenlik görevlisi ona tepkisiz durabilir mi?
Psikolojilerimizin son yirmi-otuz yılda katlanarak artmasının, sektörün kuvvetlenmesi dışında başka bir izahı yoktur. Zira son yirmi-otuz yılda travmalarımız artmış değildir.
Gerçek bu olduğu halde, uzmanlar aylarca travma olgusunu didikleyip dururlar. Algı ile uğraşacakları yerde olgu ile uğraşırlar. Kuklacıya nişan alacakları yerde kuklaya nişan alırlar. Böylece kukla delik deşik olsa bile hareket etmeye devam eder. Zira kuklacı henüz hayattadır. Yanlış hedefe nişan aldıktan sonra çok ateş etmenin az ateş etmekten herhangi bir farkı kalmaz.
“Zam” kelimesi ile “güncelleme” kelimesi aynı ekonomik olayı anlatır ama zihinde aynı etkiyi oluşturmaz. “Zam” yük, baskı ve kayıp hissi üretirken, “güncelleme” nötr hatta teknik bir çağrışım yapar. Burada değişen şey gerçeklik değil, kavramdır. Ama psikoloji tamamen değişir. Çünkü beyin “zam” kelimesine başka, “güncelleme” kelimesine başka bir anlam yükler. Güncelleme dendiğinde beyin bunu, fiyatlarda doğal bir ayarlama yapılmış gibi algılar.
Aynı durum “işsizlik” yerine “iş beğenmeme”, “enflasyon” yerine “dış koşullar”, “bayat” yerine “dünkü”, “ihmal” yerine “asrın felaketi” gibi örneklerde de geçerlidir. Olgu sabit kalır, kavram değişir, algı yeniden şekillenir.
Herkes psikolojinin algılar üzerinden, algıların ise kavramlar üzerinden yönetildiğini bilir. Sadece bizim sektör bunu görmek istemez.
Bizim sektör duyguları yönetmeye çalışır. Oysa dünya algıları yönetir. Bu sebeple “duygu mühendisliği” diye bir bölüm yoktur; “algı mühendisliği” diye bir bölüm vardır. Tüm sektörler algıları yönetmeye çalışırken, bizim sektör duygular üzerinde durarak duyguları dönüştürmeye çalışır.
İnsan çoğu zaman zanneder ki düşüncesi gerçeğe dayanıyor. Oysa çoğu zaman düşündüğü şey, kendisine sunulan kavramsal çerçevenin ürünüdür. Kavramlar birer tetikleyicidir. Her kavram zihinde belirli bir duyguyu otomatik olarak çağırır. “Kriz” başka bir duygu üretir, “dalgalanma” başka bir duygu üretir. “Sorun” başka bir psikoloji oluşturur, “süreç” başka bir psikoloji oluşturur. Anksiyete farklı bir çağrışım yapar, kaygı başka bir çağrışım yaratır.
İltifat farklı bir duyguyu tetikler, hakaret farklı bir duyguyu tetikler. İltifat da kelimedir, hakaret de kelimedir. Yani kelime sadece kelime değildir; kelime aynı zamanda bir duygu üretim mekanizmasıdır. Bir sinyaldir, bir tetikleyicidir. Burada belirleyici olan, bir kelimenin olumsuz bir algı mı yarattığı yoksa olumsuz bir çağrışım mı meydana getirdiği meselesidir.
Siz olumsuz çağrışım yapan bir kavram seçtiğinizde bu bir sinyal işlevi görür ve beyin buna psikoloji üreterek tepki verir. Siz bir olaya, olguya, duruma ya da kavrama “saygısızlık” anlamı yüklediğinizde, yaratacağınız algı üzerinden bir psikoloji meydana getirmiş olursunuz.
Bu sebeple psikoloji üretilebilen bir şeydir. Sektör, seçtiği kavramlarla, yüklediği anlamlarla, yarattığı çağrışımlarla, kısaca sebep olduğu olumsuz kodlamalarla psikolojiler meydana getirir. Beyin, o ya da bu sebeple bir durumu olumsuz algıladığında, ona psikoloji üreterek tepki verir.
Psikoloji bir tepkidir. Amaç, bizi korumaktır. Tıpkı bir güvenlik görevlisinin bir durumu olumsuz algıladığında hemen harekete geçerek tepki vermesi gibi.
Meseleye benim Zemin & Tepki Teorim açısından bakarsak, zemin dediğimiz şey büyük ölçüde bu kavramsal (kodlanma) altyapıdır. Eğer bir olay ya da kavram “tehlike”, “kriz”, “felaket” gibi kavramlarla kodlanmışsa, tepki kaçınılmaz olarak kaygı, korku ve panik olur. Ama aynı olay ya da bu olayı resmeden kavram “geçici durum”, “süreç”, “adaptasyon” gibi kavramlarla kodlanırsa, tepki daha sakin ve yönetilebilir olur.
Yani tepkiyi değiştirmek için olayı değiştirmek zorunda değilsin; çoğu zaman algıyı, yani algıyı yaratan kavramı değiştirmen yeterlidir. Kavram değişince farklı bir sinyal gider. O farklı sinyal de farklı psikolojik tepkilere yol açar.
Bu yüzden psikoloji yönetimi aslında duygu yönetimi değildir; kavram yönetimidir. İnsan zihni çıplak gerçekle baş etmekte zorlanmaz; ama yüklenmiş anlamlarla baş etmekte zorlanır. Bu sebeple halk arasında "bir insanın adı çıkacağına canı çıksın" denilir. Düşünceyi değil, düşünceye verilen anlamı değiştirdiğinde psikoloji değişir. Kavramları değiştirdiğinde algı değişir. Algı değiştiğinde duygu zaten arkasından gelir.
Sonuç olarak:
İnsan olayların değil, kavramların etkisi altındadır. Aynı hayatı yaşayıp bambaşka psikolojilere sahip olmamızın sebebi de budur. Çünkü herkes aynı olguyu değil, kendi kavramsal filtresinden geçen versiyonunu yaşar. Ve o filtre değiştiğinde, hayatın kendisi değil ama hissedilen hayat tamamen değişir.
Bir ölüm olayına “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” kavramları ile tepki vermekle, “niye beni buldu, neden başıma geldi” şeklinde bambaşka kavramlarla ve bambaşka anlamlar yükleyerek tepki vermek, kuşkusuz ki aynı psikolojiyi tetiklemeyecektir.
Aynı şekilde, bir olaya, olguya, duruma ve duyguya “olabilir” tepkisi vermekle, “niye oldu, neden oldu, nasıl oldu” tepkisini vermek de aynı tepkileri doğurmayacaktır. Zira beynimiz birinciyi normal, ikinciyi anormal olarak algılar. Anormallik algısını tehlike olarak yorumlar ve bizi korumak için bir dizi duyguyu aktive eder.
Beynin temel görevi bizi korumaktır ve bizi korurken silah olarak duyguları kullanır. Özellikle de kaygı ve korku duygusunu, tabii ki bu iki temel duygunun türevlerini.
Duygular bozulan ya da hasta olan mekanizmalar değildir. Alınan sinyallerin niteliğine göre, bizi korumak için devreye giren birer tepkidir.
Öyleyse hangi kavramları kullandığımız, hangi anlamları yüklediğimiz, hangi çağrışımları yarattığımız, hangi kodlamalarda bulunduğumuz; özetle “beyin koruma amirine” hangi sinyalleri gönderdiğimiz son derece önemlidir. Sinyal değişmeden tepki değişmez.
Psikoloji sadece bir tepkidir.
Kliniklerde çözülemeyen sorunları evlerde çözen, binlerce insanın dönüşümüne sebep olan bu özgün psikoloji felsefesini daha detaylı, daha derli toplu öğrenmek isteyen arkadaşlar ilgili kitaplarıma ve YouTube videolarıma başvurabilir.
Unutmayalım ki Gazâlî’nin dediği gibi, üç tür bilgi vardır: Gıda olan bilgi, ilaç olan bilgi ve zehir olan bilgi. Doğru bilgi hem besleyicidir hem şifadır. Yanlış bilgi ise zehirdir. Zakkum ağacından hurma meyvesi çıkmaz.
Varlığını dertlerin ticarileştirilmesi üzerine kuran, dertleri kapital bir kâr nesnesi haline getiren bir sektörün ürettiği ve yaydığı bilgiye karşı her zaman uyanık olunması gerekir.
Gerek psikolojinin anlaşılmasına, gerekse psikolojik yardım anlayışına köklü bir değişiklik getiren bu psikoloji felsefesi, sektörde bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Benim zemin ve tepki teorisi adını verdiğim bu model duygularınbozulmadığını, değiştiğini söyler. Duygu durum bozukluğu demez, algı bozukluğu der. Duyguları değil, algıları bozuk kabul eder. Duyguları bozuk algılara verilen birer tepki olarak tanımlar. Bu model sadece psikoloji anlayışını değiştirmez. Psikolojik çözüm yaklaşımlarını da dönüştürür. Sorunların nedenini geçmiş çocukluk yıllarından alır, şimdiki algıya getirir. Faturayı anne babaya değil; sektöre, sektörün zehirli kodlamalarına keser. Terapileri kliniklerden evlere taşır. Danışanlara balık vermez, balık tutmayı öğretir. Danışanı çözüm bekleyen pasif ve edilgen bir birey olmaktan çıkarır, kendi sorununun doktoru ve terapisti yapar. Ne hikaye dinleme vardır, ne çocukluğa inme, ne travma arama, ne travma bulma. Bu modelde sorunlar kişiye özgü olarak kabul edilmez. Hemen her sorunun, birbirine benzeyen temel mekanizmaların bir sonucu olduğu kabul edilir. Bu model terapi değil, eğitim... Seans değil, program der. İnsanı haftalık terapilerin değil, günlük düzenli tekrarların değiştireceğini kabul eder. Haftada bir diyet yapmakla kilo verilmediği gibi, haftada bir ilaç içmekle şifa meydana gelmediği gibi, haftada bir terapi almakla da dönüşüm gerçekleşmez der.
Elbette bilgiyi ve yaklaşımı öğrenmek çoğu zaman değişim için yeterli değildir. Tıpkı sigaranın zararlı olduğunu öğrenmenin sigara bırakma davranışı için tek başına yeterli olmaması gibi. Zira dünyada en zor iş değişimdir. Bunun için daha detaylı bilgi, daha sistematik tekrarlar gerekir. Detaylı bilgi ve sistematik tekrarlar değişimi kolaylaştırır. Kolaylaşan bir şeyin gerçekleşmesi ise daha da mümkün hale gelir. Bir hazinenin yerini göstermek sonuç almak için yetmez. O hazine üzerinde tekrarlı kazma ve kürek darbeleri ile düzenli çalışma yapmak icap eder.
Kavramlar algı oluşturur. Algı ise psikoloji meydana getirir. Psikoloji olgunun değil, algının sonucudur. Algı ise kavramlarla meydana gelir.
Kelimeler masum değildir. Kavramlar nötr değildir. Kelimeler birer uyarıcıdır, birer tetikleyicidir, birer sinyaldir. Birini “gel” diye çağırmak saygısızlık algısını tetikler. “Gelir misiniz?” dediğinizde ise nezaket ve saygı algısını tetiklersiniz. Her algı, doğasına uygun bir duygu durum yaratır.
İhmal edilen bir ibadete “farz” dediğinizde farklı bir duygu tetiklenir, “sünnet” dediğinizde farklı bir duygu tetiklenir. Domuz eti de gıybet de haramdır. Fakat domuz etine çok daha ağır bir anlam yüklerseniz, psişik etkisi çok daha fazla olur. Kavramlar, yüklenen anlamlar, yaratılan çağrışımlar, yaratılan “normal” ve “normal değil” algısı… Ve psikoloji.
İnsan zihni olgularla değil; olgulara verilen isimlerle ve yüklenen anlamlarla çalışır. Aynı gerçeklik farklı bir kavramla sunulduğunda, zihinde bambaşka bir psikoloji üretir. Çünkü beyin gerçeği değil, gerçeğin etiketlenmiş halini algılar.
Etiket, anlam, yükleme, çağrışım, sinyal değiştiğinde algı değişir. Algı değiştiğinde duygu değişir. Duygu değiştiğinde tepki değişir. Yani psikoloji dediğimiz şey, çoğu zaman olayın kendisi değil, olayın nasıl isimlendirildiğidir.
Aynı travma olgusunu herkes yaşar ama herkes aynı etkilenmez. Çünkü herkes aynı travma olgusuna aynı anlamı yüklemez, aynı kavramlarla tanımlamaz; haliyle aynı çağrışımlara yol açmaz. Böylece ortaya aynı psikoloji çıkmaz. Belirleyen travma olgusu değil, travma algısıdır.
Aynı kaba davranış herkesi aynı düzeyde rahatsız etmez. Çünkü herkesin “kabalık” diye adlandırılan davranışa yüklediği anlam farklıdır. Her günah kavramı herkesi aynı derecede rahatsız etmez. Çünkü herkesin “günah”a yüklediği anlam farklıdır.
Seçilen kavram anormalleştikçe ve yüklenen anlam derinleştikçe etkisi de artar. Sektör “duygular değişti” kavramı yerine “duygular bozuldu” şeklinde, anormallik çağrışımı yapan bir kavram seçer. Duygulara yüklenen anlamı değiştirir. Bu yolla psikolojiler meydana getirir.
“İyi Ahmet” algısını “kötü Ahmet” olarak bozduğunuzda, beyin elbette Ahmet’e daha farklı tepkiler vermeye başlayacaktır. Bir düşünceye “olumsuz düşünce”, bir duyguya “olumsuz duygu” dediğinizde, beyniniz bu algıya psikoloji üreterek tepki vermez mi?
Siz bir fareye “yılan” etiketi yapıştırdığınızda, tehlike çağrışımı yarattığınızda, beyin buna ilgisiz kalabilir mi? Bir müşteriye “hırsız” anlamı yüklediğinizde, güvenlik görevlisi ona tepkisiz durabilir mi?
Psikolojilerimizin son yirmi-otuz yılda katlanarak artmasının, sektörün kuvvetlenmesi dışında başka bir izahı yoktur. Zira son yirmi-otuz yılda travmalarımız artmış değildir.
Gerçek bu olduğu halde, uzmanlar aylarca travma olgusunu didikleyip dururlar. Algı ile uğraşacakları yerde olgu ile uğraşırlar. Kuklacıya nişan alacakları yerde kuklaya nişan alırlar. Böylece kukla delik deşik olsa bile hareket etmeye devam eder. Zira kuklacı henüz hayattadır. Yanlış hedefe nişan aldıktan sonra çok ateş etmenin az ateş etmekten herhangi bir farkı kalmaz.
“Zam” kelimesi ile “güncelleme” kelimesi aynı ekonomik olayı anlatır ama zihinde aynı etkiyi oluşturmaz. “Zam” yük, baskı ve kayıp hissi üretirken, “güncelleme” nötr hatta teknik bir çağrışım yapar. Burada değişen şey gerçeklik değil, kavramdır. Ama psikoloji tamamen değişir. Çünkü beyin “zam” kelimesine başka, “güncelleme” kelimesine başka bir anlam yükler. Güncelleme dendiğinde beyin bunu, fiyatlarda doğal bir ayarlama yapılmış gibi algılar.
Aynı durum “işsizlik” yerine “iş beğenmeme”, “enflasyon” yerine “dış koşullar”, “bayat” yerine “dünkü”, “ihmal” yerine “asrın felaketi” gibi örneklerde de geçerlidir. Olgu sabit kalır, kavram değişir, algı yeniden şekillenir.
Herkes psikolojinin algılar üzerinden, algıların ise kavramlar üzerinden yönetildiğini bilir. Sadece bizim sektör bunu görmek istemez.
Bizim sektör duyguları yönetmeye çalışır. Oysa dünya algıları yönetir. Bu sebeple “duygu mühendisliği” diye bir bölüm yoktur; “algı mühendisliği” diye bir bölüm vardır. Tüm sektörler algıları yönetmeye çalışırken, bizim sektör duygular üzerinde durarak duyguları dönüştürmeye çalışır.
İnsan çoğu zaman zanneder ki düşüncesi gerçeğe dayanıyor. Oysa çoğu zaman düşündüğü şey, kendisine sunulan kavramsal çerçevenin ürünüdür. Kavramlar birer tetikleyicidir. Her kavram zihinde belirli bir duyguyu otomatik olarak çağırır. “Kriz” başka bir duygu üretir, “dalgalanma” başka bir duygu üretir. “Sorun” başka bir psikoloji oluşturur, “süreç” başka bir psikoloji oluşturur. Anksiyete farklı bir çağrışım yapar, kaygı başka bir çağrışım yaratır.
İltifat farklı bir duyguyu tetikler, hakaret farklı bir duyguyu tetikler. İltifat da kelimedir, hakaret de kelimedir. Yani kelime sadece kelime değildir; kelime aynı zamanda bir duygu üretim mekanizmasıdır. Bir sinyaldir, bir tetikleyicidir. Burada belirleyici olan, bir kelimenin olumsuz bir algı mı yarattığı yoksa olumsuz bir çağrışım mı meydana getirdiği meselesidir.
Siz olumsuz çağrışım yapan bir kavram seçtiğinizde bu bir sinyal işlevi görür ve beyin buna psikoloji üreterek tepki verir. Siz bir olaya, olguya, duruma ya da kavrama “saygısızlık” anlamı yüklediğinizde, yaratacağınız algı üzerinden bir psikoloji meydana getirmiş olursunuz.
Bu sebeple psikoloji üretilebilen bir şeydir. Sektör, seçtiği kavramlarla, yüklediği anlamlarla, yarattığı çağrışımlarla, kısaca sebep olduğu olumsuz kodlamalarla psikolojiler meydana getirir. Beyin, o ya da bu sebeple bir durumu olumsuz algıladığında, ona psikoloji üreterek tepki verir.
Psikoloji bir tepkidir. Amaç, bizi korumaktır. Tıpkı bir güvenlik görevlisinin bir durumu olumsuz algıladığında hemen harekete geçerek tepki vermesi gibi.
Meseleye benim Zemin & Tepki Teorim açısından bakarsak, zemin dediğimiz şey büyük ölçüde bu kavramsal (kodlanma) altyapıdır. Eğer bir olay ya da kavram “tehlike”, “kriz”, “felaket” gibi kavramlarla kodlanmışsa, tepki kaçınılmaz olarak kaygı, korku ve panik olur. Ama aynı olay ya da bu olayı resmeden kavram “geçici durum”, “süreç”, “adaptasyon” gibi kavramlarla kodlanırsa, tepki daha sakin ve yönetilebilir olur.
Yani tepkiyi değiştirmek için olayı değiştirmek zorunda değilsin; çoğu zaman algıyı, yani algıyı yaratan kavramı değiştirmen yeterlidir. Kavram değişince farklı bir sinyal gider. O farklı sinyal de farklı psikolojik tepkilere yol açar.
Bu yüzden psikoloji yönetimi aslında duygu yönetimi değildir; kavram yönetimidir. İnsan zihni çıplak gerçekle baş etmekte zorlanmaz; ama yüklenmiş anlamlarla baş etmekte zorlanır. Bu sebeple halk arasında "bir insanın adı çıkacağına canı çıksın" denilir. Düşünceyi değil, düşünceye verilen anlamı değiştirdiğinde psikoloji değişir. Kavramları değiştirdiğinde algı değişir. Algı değiştiğinde duygu zaten arkasından gelir.
Sonuç olarak:
İnsan olayların değil, kavramların etkisi altındadır. Aynı hayatı yaşayıp bambaşka psikolojilere sahip olmamızın sebebi de budur. Çünkü herkes aynı olguyu değil, kendi kavramsal filtresinden geçen versiyonunu yaşar. Ve o filtre değiştiğinde, hayatın kendisi değil ama hissedilen hayat tamamen değişir.
Bir ölüm olayına “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” kavramları ile tepki vermekle, “niye beni buldu, neden başıma geldi” şeklinde bambaşka kavramlarla ve bambaşka anlamlar yükleyerek tepki vermek, kuşkusuz ki aynı psikolojiyi tetiklemeyecektir.
Aynı şekilde, bir olaya, olguya, duruma ve duyguya “olabilir” tepkisi vermekle, “niye oldu, neden oldu, nasıl oldu” tepkisini vermek de aynı tepkileri doğurmayacaktır. Zira beynimiz birinciyi normal, ikinciyi anormal olarak algılar. Anormallik algısını tehlike olarak yorumlar ve bizi korumak için bir dizi duyguyu aktive eder.
Beynin temel görevi bizi korumaktır ve bizi korurken silah olarak duyguları kullanır. Özellikle de kaygı ve korku duygusunu, tabii ki bu iki temel duygunun türevlerini.
Duygular bozulan ya da hasta olan mekanizmalar değildir. Alınan sinyallerin niteliğine göre, bizi korumak için devreye giren birer tepkidir.
Öyleyse hangi kavramları kullandığımız, hangi anlamları yüklediğimiz, hangi çağrışımları yarattığımız, hangi kodlamalarda bulunduğumuz; özetle “beyin koruma amirine” hangi sinyalleri gönderdiğimiz son derece önemlidir. Sinyal değişmeden tepki değişmez.
Psikoloji sadece bir tepkidir.
Kliniklerde çözülemeyen sorunları evlerde çözen, binlerce insanın dönüşümüne sebep olan bu özgün psikoloji felsefesini daha detaylı, daha derli toplu öğrenmek isteyen arkadaşlar ilgili kitaplarıma ve YouTube videolarıma başvurabilir.
Unutmayalım ki Gazâlî’nin dediği gibi, üç tür bilgi vardır: Gıda olan bilgi, ilaç olan bilgi ve zehir olan bilgi. Doğru bilgi hem besleyicidir hem şifadır. Yanlış bilgi ise zehirdir. Zakkum ağacından hurma meyvesi çıkmaz.
Varlığını dertlerin ticarileştirilmesi üzerine kuran, dertleri kapital bir kâr nesnesi haline getiren bir sektörün ürettiği ve yaydığı bilgiye karşı her zaman uyanık olunması gerekir.
Gerek psikolojinin anlaşılmasına, gerekse psikolojik yardım anlayışına köklü bir değişiklik getiren bu psikoloji felsefesi, sektörde bir paradigma değişimini ifade etmektedir. Benim zemin ve tepki teorisi adını verdiğim bu model duygularınbozulmadığını, değiştiğini söyler. Duygu durum bozukluğu demez, algı bozukluğu der. Duyguları değil, algıları bozuk kabul eder. Duyguları bozuk algılara verilen birer tepki olarak tanımlar. Bu model sadece psikoloji anlayışını değiştirmez. Psikolojik çözüm yaklaşımlarını da dönüştürür. Sorunların nedenini geçmiş çocukluk yıllarından alır, şimdiki algıya getirir. Faturayı anne babaya değil; sektöre, sektörün zehirli kodlamalarına keser. Terapileri kliniklerden evlere taşır. Danışanlara balık vermez, balık tutmayı öğretir. Danışanı çözüm bekleyen pasif ve edilgen bir birey olmaktan çıkarır, kendi sorununun doktoru ve terapisti yapar. Ne hikaye dinleme vardır, ne çocukluğa inme, ne travma arama, ne travma bulma. Bu modelde sorunlar kişiye özgü olarak kabul edilmez. Hemen her sorunun, birbirine benzeyen temel mekanizmaların bir sonucu olduğu kabul edilir. Bu model terapi değil, eğitim... Seans değil, program der. İnsanı haftalık terapilerin değil, günlük düzenli tekrarların değiştireceğini kabul eder. Haftada bir diyet yapmakla kilo verilmediği gibi, haftada bir ilaç içmekle şifa meydana gelmediği gibi, haftada bir terapi almakla da dönüşüm gerçekleşmez der.
Elbette bilgiyi ve yaklaşımı öğrenmek çoğu zaman değişim için yeterli değildir. Tıpkı sigaranın zararlı olduğunu öğrenmenin sigara bırakma davranışı için tek başına yeterli olmaması gibi. Zira dünyada en zor iş değişimdir. Bunun için daha detaylı bilgi, daha sistematik tekrarlar gerekir. Detaylı bilgi ve sistematik tekrarlar değişimi kolaylaştırır. Kolaylaşan bir şeyin gerçekleşmesi ise daha da mümkün hale gelir. Bir hazinenin yerini göstermek sonuç almak için yetmez. O hazine üzerinde tekrarlı kazma ve kürek darbeleri ile düzenli çalışma yapmak icap eder.
Bu Yazıyı Dinle
0:0012:15
Bu yazıyı paylaş: