Psikoloji
Kimin Kurbanısın
İzzet Güllü
4 Haziran 2026
4 dk

Emlakçı arsa, galerici araba, terapici terapi, ilaçcı ilaç satar.
Kimin Kurbanısınız
Bir emlakçı önce evin reklamını yapar. Evin manzarasını anlatır, balkonunu anlatır, konumunu anlatır, avantajlarını anlatır. Sürekli o evi gözünüzün önüne getirir. Siz daha önce hiç dikkat etmediğiniz bir evi fark etmeye başlarsınız. Sonra o eve karşı bir ilgi oluşur. İlgi zamanla isteğe dönüşür. İstek büyüdükçe duyarlılık artar. Artık o ev sizin için sıradan bir bina olmaktan çıkar, özel bir anlam taşımaya başlar. Sonrasında da satış gerçekleşir ve emlakçı para kazanır. Önce nötür duygulara sahip oldunuz o eve karşı belli bir duygu üretildiğinde, belli bir hassasiyet meydana getirildiğinde artık o evi almak ayrı bir duygu, o evi alır gibi olmak başka bir duygu, evi alamamak bambaşka bir duygu üretmeye başlar. Emlakçı bunu ne ile yaptı? İyi seçilmiş kavramlarla ve tekrarlarla.
Psikoloji sektöründe de buna benzer bir mekanizma var.
Önce bazı duygular, düşünceler veya bedensel hisler sürekli gündeme taşınır.
Kaygı, stres, travma, takıntı, panik, anksiyete gibi kavramlar tekrar tekrar anlatılır.
Şu belirti varsa sorunuz bu, bu belirtiler varsa hastalığınız bu denilerek yaşanılan durumlarla hastalıklar arasında çağrışımsal bağlar kurulur. Böylece, beynin o meseleyi daha fazla önemsemesi, daha fazla hassasiyet geliştirmesi sağlanır.
İnsanların dikkatleri bu alanlara yönlendirilir. Beyin artık havadaki sivrisineğin kanat vızıltısını, yerdeki karıncanın ayak sesini takip etmeye başlar. Parmağınızın ucuna bir süre yoğunlaşın, orada bir hassasiyet oluştuğunu, parmağınızın ucunun kaşındığını ya da orada hafif bir zonklama vesaire meydana geldiğini göreceksiniz. Hassasiyet var olanı artırır, olmayanı üretir.
Derken insanlar daha önce sıradan gördükleri birçok duygu ve bedensel tepkiyi izlemeye başlarlar.
İzledikçe farkındalık artar, farkındalık arttıkça duyarlılık artar. Duyarlılık arttıkça kişi o duygu ve hislerden daha fazla etkilenmeye başlar.
Çünkü insan zihni baktığı şeyi büyütme eğilimindedir.
Böylece, bir merdiven çıktığı zaman çarpan kalpten en ufak bir psikoloji yaşamazken panik atak dolayısıyla yükselen kalp atışından dolayı hop oturup hop kalkmaya başlar. Çünkü onun sorun olduğuna inanmaktadır. Çünkü ona karşı duyarlı hale getirilmiştir.
Bir insan normalde günde yüzlerce düşünce geçirir ve bunların çoğunu önemsemez. Ama ona sürekli "Düşüncelerine dikkat et, bu düşünce tehlikeli olabilir, bu his önemli olabilir, bu belirti bir sorunun işareti olabilir" denildiğinde, zihni kendisini gözlemlemeye başlar. Bu gözlem zamanla hassasiyete, hassasiyet kaygıya, kaygı da etkilenmeye dönüşür. Bir fareye sürekli yılan derseniz o fareye karşı hassasiyet gelişmez mi? Hassasiyet arttığı ölçüde etkilenme artmaz mı? Bir insan domuz etinin haram olduğuna ilişkin ne kadar duyarlı ise, ondan o kadar fazla etkilenir. Şu kuyruk varsa o yılan olabilir derseniz, kuyrukla yılan arasında çağrışımsal bağlar kurarsanız, insan beyni her kuyruk gördüğünde yılan görmüş gibi tepki vermeye başlar. Kaygı varsa anksiyete, sıkıntı varsa depresyon dediğinizde, en insani kaygı ve sıkıntı artık kişiyi haddinden fazla etkilemeye başlar.
Böylece önce dikkat oluşturulur, sonra duyarlılık oluşur, ardından etkilenme meydana gelir. Sonrasında da bu etkilenmeyi azaltmak için kitaplar, eğitimler, terapiler, danışmanlıklar ve çeşitli hizmetler devreye girer. Yani bazı durumlarda sektör, çözmeye çalıştığı sorunun algısının oluşmasına da katkıda bulunabilir. Her zaman talep arzı oluşturmaz. Bazen de arz kendi talebini yaratır.
Elbette burada bütün uzmanları veya bütün psikolojik çalışmaları aynı kefeye koymak doğru değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
İnsanlar yaşadıkları sorundan değil, o soruna karşı geliştirdikleri aşırı duyarlılıktan etkilenirler. Ufacık Gazzeli bir çocuk onca acıya dayanırken, bugün anksiyete denilen bir sıkıntıya iki gün bile dayanamayan insanların meydana getirilmesi anksiyetinin gökten bomba yağmasından çok daha ağır bir duygu durum olmasından dolayı değildir. Bu konudaki kodlamanın ve bu konuda oluşturulan duyarlığın daha fazla olmasından dolayıdır.
Nasıl ki bir emlakçı önce evi görünür hale getirip sonra satıyorsa, bazı sistemler de önce belirli duyguları ve belirtileri görünür hale getirip sonra onların çözümünü pazarlıyor. Bu yüzden insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
"Ben gerçekten yaşadığım şeyden mi etkileniyorum, yoksa o şeye karşı oluşturulmuş duyarlılıktan mı etkileniyorum?"
Ben 30 sene önceki travmalarımın mı yoksa beni kodlayan sektörün mü kurbanıyım?
Çünkü bazen sorun, duygunun kendisi değil; duyguya yüklenen anlam, verilen önem ve yıllarca süren kodlamaların oluşturduğu hassasiyettir. İnsan psikolojisinde dikkat nereye giderse, büyüme de çoğu zaman oraya gider. Bu nedenle sadece soruna değil, sorunun nasıl görünür hale getirildiğine de bakmak gerekir.
Özetle, 30 sene önceki travmalarınızın değil, son 30 yıldır güçlenen sektörün kurbanısınız.
Kurtla ortaklık yapıp çobanla ağlayanlar devrinde yaşadığınızı asla unutmayın. Ve şunu da asla unutmayın: Rumi'nin dediği gibi, oltaya et takanlar bunu cömertliklerinden değil, balık avlamak için yaparlar.
Bir emlakçı önce evin reklamını yapar. Evin manzarasını anlatır, balkonunu anlatır, konumunu anlatır, avantajlarını anlatır. Sürekli o evi gözünüzün önüne getirir. Siz daha önce hiç dikkat etmediğiniz bir evi fark etmeye başlarsınız. Sonra o eve karşı bir ilgi oluşur. İlgi zamanla isteğe dönüşür. İstek büyüdükçe duyarlılık artar. Artık o ev sizin için sıradan bir bina olmaktan çıkar, özel bir anlam taşımaya başlar. Sonrasında da satış gerçekleşir ve emlakçı para kazanır. Önce nötür duygulara sahip oldunuz o eve karşı belli bir duygu üretildiğinde, belli bir hassasiyet meydana getirildiğinde artık o evi almak ayrı bir duygu, o evi alır gibi olmak başka bir duygu, evi alamamak bambaşka bir duygu üretmeye başlar. Emlakçı bunu ne ile yaptı? İyi seçilmiş kavramlarla ve tekrarlarla.
Psikoloji sektöründe de buna benzer bir mekanizma var.
Önce bazı duygular, düşünceler veya bedensel hisler sürekli gündeme taşınır.
Kaygı, stres, travma, takıntı, panik, anksiyete gibi kavramlar tekrar tekrar anlatılır.
Şu belirti varsa sorunuz bu, bu belirtiler varsa hastalığınız bu denilerek yaşanılan durumlarla hastalıklar arasında çağrışımsal bağlar kurulur. Böylece, beynin o meseleyi daha fazla önemsemesi, daha fazla hassasiyet geliştirmesi sağlanır.
İnsanların dikkatleri bu alanlara yönlendirilir. Beyin artık havadaki sivrisineğin kanat vızıltısını, yerdeki karıncanın ayak sesini takip etmeye başlar. Parmağınızın ucuna bir süre yoğunlaşın, orada bir hassasiyet oluştuğunu, parmağınızın ucunun kaşındığını ya da orada hafif bir zonklama vesaire meydana geldiğini göreceksiniz. Hassasiyet var olanı artırır, olmayanı üretir.
Derken insanlar daha önce sıradan gördükleri birçok duygu ve bedensel tepkiyi izlemeye başlarlar.
İzledikçe farkındalık artar, farkındalık arttıkça duyarlılık artar. Duyarlılık arttıkça kişi o duygu ve hislerden daha fazla etkilenmeye başlar.
Çünkü insan zihni baktığı şeyi büyütme eğilimindedir.
Böylece, bir merdiven çıktığı zaman çarpan kalpten en ufak bir psikoloji yaşamazken panik atak dolayısıyla yükselen kalp atışından dolayı hop oturup hop kalkmaya başlar. Çünkü onun sorun olduğuna inanmaktadır. Çünkü ona karşı duyarlı hale getirilmiştir.
Bir insan normalde günde yüzlerce düşünce geçirir ve bunların çoğunu önemsemez. Ama ona sürekli "Düşüncelerine dikkat et, bu düşünce tehlikeli olabilir, bu his önemli olabilir, bu belirti bir sorunun işareti olabilir" denildiğinde, zihni kendisini gözlemlemeye başlar. Bu gözlem zamanla hassasiyete, hassasiyet kaygıya, kaygı da etkilenmeye dönüşür. Bir fareye sürekli yılan derseniz o fareye karşı hassasiyet gelişmez mi? Hassasiyet arttığı ölçüde etkilenme artmaz mı? Bir insan domuz etinin haram olduğuna ilişkin ne kadar duyarlı ise, ondan o kadar fazla etkilenir. Şu kuyruk varsa o yılan olabilir derseniz, kuyrukla yılan arasında çağrışımsal bağlar kurarsanız, insan beyni her kuyruk gördüğünde yılan görmüş gibi tepki vermeye başlar. Kaygı varsa anksiyete, sıkıntı varsa depresyon dediğinizde, en insani kaygı ve sıkıntı artık kişiyi haddinden fazla etkilemeye başlar.
Böylece önce dikkat oluşturulur, sonra duyarlılık oluşur, ardından etkilenme meydana gelir. Sonrasında da bu etkilenmeyi azaltmak için kitaplar, eğitimler, terapiler, danışmanlıklar ve çeşitli hizmetler devreye girer. Yani bazı durumlarda sektör, çözmeye çalıştığı sorunun algısının oluşmasına da katkıda bulunabilir. Her zaman talep arzı oluşturmaz. Bazen de arz kendi talebini yaratır.
Elbette burada bütün uzmanları veya bütün psikolojik çalışmaları aynı kefeye koymak doğru değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
İnsanlar yaşadıkları sorundan değil, o soruna karşı geliştirdikleri aşırı duyarlılıktan etkilenirler. Ufacık Gazzeli bir çocuk onca acıya dayanırken, bugün anksiyete denilen bir sıkıntıya iki gün bile dayanamayan insanların meydana getirilmesi anksiyetinin gökten bomba yağmasından çok daha ağır bir duygu durum olmasından dolayı değildir. Bu konudaki kodlamanın ve bu konuda oluşturulan duyarlığın daha fazla olmasından dolayıdır.
Nasıl ki bir emlakçı önce evi görünür hale getirip sonra satıyorsa, bazı sistemler de önce belirli duyguları ve belirtileri görünür hale getirip sonra onların çözümünü pazarlıyor. Bu yüzden insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
"Ben gerçekten yaşadığım şeyden mi etkileniyorum, yoksa o şeye karşı oluşturulmuş duyarlılıktan mı etkileniyorum?"
Ben 30 sene önceki travmalarımın mı yoksa beni kodlayan sektörün mü kurbanıyım?
Çünkü bazen sorun, duygunun kendisi değil; duyguya yüklenen anlam, verilen önem ve yıllarca süren kodlamaların oluşturduğu hassasiyettir. İnsan psikolojisinde dikkat nereye giderse, büyüme de çoğu zaman oraya gider. Bu nedenle sadece soruna değil, sorunun nasıl görünür hale getirildiğine de bakmak gerekir.
Özetle, 30 sene önceki travmalarınızın değil, son 30 yıldır güçlenen sektörün kurbanısınız.
Kurtla ortaklık yapıp çobanla ağlayanlar devrinde yaşadığınızı asla unutmayın. Ve şunu da asla unutmayın: Rumi'nin dediği gibi, oltaya et takanlar bunu cömertliklerinden değil, balık avlamak için yaparlar.
Bu yazıyı paylaş: