Psikoloji

Profesörler Heyetinin Sinsi Bipolar Kitabı

İzzet Güllü
14 Mayıs 2026
6 dk
Profesörler Heyetinin Sinsi Bipolar Kitabı
Yukarıdaki paragraf, içlerinde bir profesörün de bulunduğu bir heyet tarafından kaleme alınan bir bipolar kitabından alınmıştır. Kitabın sadece içeriği değil, kapağında geçen şu 3 ifade de son derece düşündürücüdür: "Tanımak, yönetmek ve birlikte yaşamak."
“Bipolar bozukluk veya güncel Türkçe adıyla ‘iki uçlu bozukluk’ toplumda bilinirliği giderek artan ve insanlarda merak uyandıran bir ruhsal bozukluktur. Hastalığın en temel biçimi, toplumun yüzde 1-2’sinde görülse de çeşitli alt türleri hesaba katıldığında toplumdaki yaygınlığı yüzde 6’lara kadar çıkabilmektedir. Bipolar bozukluk temelde duygu alanında iniş çıkışlara giden, hastalık dönemlerinin ataklar biçiminde seyrettiği bir tabloya sahiptir. Ancak bu duygu alanındaki dalgalanmalar doğal olarak hastaların zihinsel, fiziksel ve davranışsal alanlarını etkilemekte; düşünce süreçlerinde değişiklikler görülebilmektedir. Yineleyici doğası, yaşamın çok sayıda alanını etkileyebilmesi ve erken başlangıçlı özelliği nedeniyle, hastalığın erken tanınması ve düzenli tedavinin sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır.”

Yukarıdaki paragraf, içlerinde profesörlerin de bulunduğu bir heyet tarafından kaleme alınan bir bipolar kitabından alınmıştır. Kitabın sadece içeriği değil, kapağında geçen şu 3 ifade de son derece düşündürücüdür: "Tanımak, yönetmek ve birlikte yaşamak."

Dikkat ederseniz tedavi demiyor, yönetmek ve birlikte yaşamak diyor. Yani daha kitabın kapağında soruna kronik muamelesi çekiliyor. Görüldüğü üzere bütün savaş kavramlar üzerinden veriliyor. Sadece sıra çözüme geldiğinde kavramlara önemsizmiş gibi bir muamele çekiliyor. Psikolojiyi kavramlarla üretiyorlar. Sıra çözüme geldiğinde yok serotonindi, yok çocukluk travması idi diyerek alakasız yerlerde dolanıyorlar.

Bugün psikoloji ve psikiyatri metinlerinde buna benzer ifadelerle çok sık karşılaşıyoruz. İlk bakışta bilimsel ve masum görünen bu dil, aslında insanların kendi duygu durumlarını algılayış biçimini ciddi şekilde etkiliyor. Çünkü burada sadece bilgi verilmiyor; aynı zamanda bir algı inşa ediliyor. Dikkat edin, aynı paragraf içerisinde hem “bozukluk” hem “hastalık” kavramı birlikte kullanılıyor. Oysa bozuklukla hastalık aynı şey değildir. Aradaki fark, Profesör Sinan Canan'ın dediği gibi, bir tını farkı falan da değildir. Buna rağmen, sanki arada kayda değer bir fark yokmuş gibi bir kodlama yaratılıyor. Hastalık bir patoloji, bir anomali meselesidir. Nesnel bir durumdur. Tahlille ve tetkikle ortaya konulur. Bozukluk ise subjektif bir kanaati ifade eder. Örneğin bir psikoloji 15 günden uzun sürerse bozukluk sayılır. Ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normaldir. Işte bu, bozukluğun subjektif bir felsefi kanaat olgusu olduğunu ortaya koyar. Görüldüğü üzere ortada, Profesör Sinan Canan'ın dediği gibi basit bir tını farkı falan yoktur. Aradaki fark basit olsaydı bugün mesleki kitaplarda bozukluk değil, hastalık diye yazardı. Nasıl da manipülasyonlar yapıyorlar, öyle değil mi?

Evet, yönetmek deniyor, birlikte yaşamak deniyor. Sonra “düzenli tedavinin sürdürülmesi” vurgulanıyor.

Ardından “yineleyici doğası”, “erken tanı”, “atak”, “birlikte yaşamak”, “ömür boyu takip” çağrışımı oluşturan ifadeler geliyor.

Böylece beynin zihninde şu çerçeve oluşuyor:

“Bu çok ciddi, tehlikeli, hayat boyu sürecek, bazen yönetebileceğin, bazen yönetemeyeceğin kronik bir akıl hastalığı.”

Bir bipolar sahnenin bulunduğu filmde açıkça kişi bipoların akıl hastalığı olduğu ifade ediliyor. Bu filmin ilgili kesitini Instagram profilimde paylaştım. Oysa bipolar sadece bir depresyon türüdür. Gerçek bu olduğu halde pratikte, bipolar tanısı alanlara artık antipsikotik ilaçlar başlanır. Ben yıllar önce antipsikotik ilaçların pazar payını artırmak için bipoları öne çıkardılar ve artık pratikte, bir depresyon türü olduğu halde, akıl hastalığı muamelesi çekmeye başladılar demiştim. Bütün göstergeler bakın bu tespitimi doğruluyor. 28 yıl önce üniversiteyi bitirdiğimde senede bir kişiye bile bipolar tanısı konulduğunu görmezdim. Şimdi on kişiden beşine artık bipolar deniliyor. 25 yıl bir hastane psikiyatri kliniğinde, yani bu işin mutfağında çalıştım. Bu sektör öyle şeytani sektör ki asla akıl sır erdiremezsiniz.

İşte tam burada kavramların psikoloji üretme gücü devreye giriyor.

Çünkü insanı etkileyen çoğu zaman doğrudan yaşadığı duygu değil, o duygunun zihinde nasıl kodlandığıdır. Bir insan bazen uyuyamaz, bazen içine kapanır, bazen çok enerjik olur, bazen çöker, bazen taşar. Bunlar insan doğasının içinde bulunan dalgalanmalardır. Fakat aynı durumlar “bipolar atak”, “iki uçlu bozukluk”, “psikiyatrik tablo”, “duygu durum hastalığı” gibi kavramlarla sunulduğunda beynin kurduğu ilişki değişir. İnsan artık duygusunu yaşamaz; duygusundan korkmaya başlar. Siz fareyi yılan diye sunduğunuz zaman organizma ona, artık yılanmış gibi tepki vermeye başlar. Bu durumdaki kişiyi etkileyen fare değildir, yılan algısıdır. Yani kişileri etkileyen bipolar denilen durum değildir. Gözlerde büyütülen bipolar algısıdır.

Bunu filmlerde çok net görüyoruz. Bir sahnede karakter ağlayarak “doktorum bana bipolar dedi” diyor. Karşıdaki ise büyük bir şok yaşıyor: “Bunu bana neden söylemedin?” Sonra karakter şu cümleyi kuruyor: “Kim bir akıl hastasıyla birlikte olmak ister ki?”

Dikkat edin… Burada bipolar doğrudan “akıl hastalığı” kategorisine yerleştiriliyor. Ve ilginç olan şu: Karşıdaki kişi bunu düzeltmiyor. Tam tersine, sahne bu algıyı güçlendirecek şekilde ilerliyor. Hatta karakterin bipolar olduğunu öğrenince karşısındaki kişi önemli toplantısını iptal ediyor. Sanki ortada terminal evre bir hastalık varmış gibi dramatik bir atmosfer oluşturuluyor. Böylece seyircinin zihnine şu kod işleniyor: “Bipolar biri normal insan değildir.” “Tehlikelidir.” “İlişki kurulması zordur.” “Her an kontrolden çıkabilir.” “Hayatının merkezine hastalığını koymak gerekir.” Farkındalıklı bir gözle bakıldığı zaman baştan sona manipülasyon, baştan sona sinsi bir propaganda olduğu o kadar açık ki.

İşte benim yıllardır itiraz ettiğim temel mesele tam olarak budur.

Çünkü burada bizi etkileyen şey çoğu zaman “fare” değildir; “fareyi yılan diye algılamak”tır. İnsan bazen yaşadığı duygudan değil, o duyguya yüklenen felaket anlamından zarar görür. Eğer siz bir insana sürekli: “Senin beynin bozuk.” “Bu kronik bir hastalık.” “Hayat boyu seninle yaşayacak.” “Düzenli tedavi şart.” “İlaç bırakılırsa felaket olur.” gibi mesajlar verirseniz, o insan artık kendi duygularını doğal insan halleri olarak değil, tehlikeli psikiyatrik belirtiler olarak yaşamaya başlar.

Fareyi fare olarak gören bir insanla, fareyi yılan zanneden bir insan aynı etkilenebilir mi?

Böylece kişi sadece duygu yaşamaz; duygu korkusu yaşamaya başlar. Bir duyguyu normal görerek yaşamakla ciddi bir sorun görerek yaşamak aynı olabilir mi?

Aslında burada çok büyük bir kavramsal dönüşüm yaşanıyor. Eskiden insanlar: “zor dönem”, “bunalmışlık”, “duygusal çöküş”, “taşkınlık”, “hayat dalgalanması” olarak yaşadığı şeyleri bugün klinik terimlerle yaşamaya başladı. Ve kavram değişince psikoloji de değişti. Çünkü insan beyni gerçekle değil, gerçeğin zihinde oluşturduğu anlamla tepki verir.

Neden 30 sene önce bizi etkilemeyen süreçler şimdi bizi doktor doktor gezdiriyor? Çünkü tanımlamalar, kavramlar, çağrışımlar, yüklenen anlamlar değiştirildi. Eskiden bir kızla erkeğin parkta el ele oturması farklı bir çağrışım yaratıyordu. Haliyle insanları rahatsız ediyordu. Şimdi yüklenen anlam değişti, normalleştirildi ve artık kimseyi rahatsız etmiyor. Aynen bunun gibi. Psikoloji ve psikiyatri algıları yani kavramları, yüklenen anlamları, haliyle çağrışımları bozdu.

Bir insana “senin psikolojin değişti” demekle “sen hastasın” demek aynı şey değildir. Bir insana "sen gripsin" demekle "kansersin" demek aynı psikolojiyi mi tetikler? Bir psikolojiyi insanileştirmek de klinikleştirmek asla aynı etkiyi yaratmaz. Sen bir duygu durumu bizatihi yaşadığın için değil, klinik bir sorun görerek yaşadığın için etkileniyorsun.

Birinde insan kendini insan gibi hisseder, diğerinde organizma alarm moduna girer. Birinde beyne her şey normal sinyali gider, ötekinde beyne tehlike var sinyali gider. Ve beyin de tehlike algısına psikoloji üreterek tepki verir. Merdiven çıkarken de kalp çarpıyor fakat beyne tehlike sinyali gitmediği için psikoloji oluşmuyor. Panik atakta da kalp çarpıyor, burada beyne tehlike sinyali gittiği için psikoloji meydana geliyor ve kişiler doktor doktor geziyor. Görüldüğü üzere bu özgün yaklaşımla sadece sorunları anlama şeklimiz değişmiyor. Geleneksel psikoloji ve psikiyatrinin tüm zemini de yerle bir oluyor.

Çünkü kavramlar sadece açıklama yapmaz; aynı zamanda her şey normal sinyali yahut alarm durumu oluşturur. İnsan zamanla kendisini o kavram üzerinden algılamaya başlar.

Bugün bipolar anlatılarının önemli bir kısmında da tam olarak bu dramatik kodlama vardır. Sürekli kriz, atak, tehlike, kontrol kaybı, hastalık kimliği, ömür boyu mücadele vurgusu yapılır. Sonra insanlar dönüp “neden bu kadar korkuyorlar?” diye şaşırıyor. Çünkü beyin, kendisine anlatılan hikâyeye göre psikoloji üretir. Eşcinselliğe tercih dersen farklı etkilenirsin, sapıklık dersen farklı etkilenirsin. Aynen bu un gibi.

Yıllardır anlatmaya çalıştığım şey şu: Duygular bozulmaz. Algılar bozulur. Psikolojiyi oluşturan şey çoğu zaman olgunun kendisi değil, o olgunun nasıl yorumlandığıdır. Ve bazen insanı yoran şey duygu değil, o duygunun yani farenin “yılan” gibi kodlanmasıdır.

Bu Yazıyı Dinle

0:0010:15
Bu yazıyı paylaş:

Psikolog İzzet Güllü

Tüm süreçler gizlilik ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilir.

Web sitemizin içeriği eğitim ve bilgilendirme amaçlıdır. Sunulan içerikler hekim muayenesi, tanı veya tedavinin yerine geçmez. İlaçlara başlama, değiştirme veya bırakma sürecinde mutlaka bir hekime danışınız.

© 2025 Psikolog İzzet Güllü. Tüm hakları saklıdır.