Psikoloji
Psikolojine Taş Atma
İzzet Güllü
15 Mayıs 2026
7 dk

İnsan psikolojisini oluşturan şey çoğu zaman başımıza gelen olayın kendisi değildir; o olaya yüklediğimiz anlamdır. Aynı olayın iki farklı insanda tamamen farklı psikolojiler oluşturabilmesi bunun en açık göstergesidir.
İnsan psikolojisini oluşturan şey çoğu zaman başımıza gelen olayın kendisi değildir; o olaya yüklediğimiz anlamdır. Aynı olayın iki farklı insanda tamamen farklı psikolojiler oluşturabilmesi bunun en açık göstergesidir. Çünkü organizma olayın türüne göre değil, olayın yorumlanma biçimine göre tepki verir.
Bir öğrencinin derse beş dakika geç kaldığını düşünün. Bir öğretmen bunu “saygısızlık”, “terbiyesizlik”, “ciddiyetsizlik”, “beni umursamamak” gibi anlamlarla "anormalleştirerek" yorumladığında organizması buna göre tepki verir. Sinirlenir, öfkelenir, gerilir. Çünkü beyninde olay artık sıradan bir gecikme değil; kişisel bir tehdit, değer ihlali veya otoriteye karşı tavır haline gelmiştir.
Ama başka bir öğretmen aynı olaya farklı bakabilir: “Olabilir, öğrencidir, insandır, geç kalabilir. Trafik olur, hayatın içinde bunlar var.” Burada ise bir "normalleştirme" vardır.
Bu öğretmenin organizması aynı yoğun öfkeyi üretmez. Çünkü olayın anlamı değişmiştir. Olay aynı olaydır; değişen şey yorumdur. Psikolojiyi değiştiren de tam olarak budur.
Bir annenin çocuk evi dağıttığında verdiği tepki de buna benzer. Bir anne bunu “çocuk işte”, “oynuyor”, “hayatın içinde normal” diyerek yani normalleştirerek yorumlayabilir. Diğer anne ise aynı durumu “beni çıldırtıyor”, “beni mahvediyor”, “bu çocuk anormal”, “ben baş edemiyorum” şeklinde anormalleştirerek algılayabilir. Sonuçta birinde daha sakin bir psikoloji oluşurken, diğerinde yoğun öfke, tükenmişlik ve gerginlik oluşabilir.
Burada kritik nokta şu:
Psikolojiyi oluşturan çoğu zaman olayın kendisi değil; olayın nasıl anlamlandırıldığıdır.
Bu örneklerden de anlaşılıyor ki psikoloji normal algılamamaya anormal algılamaya verilen bir tepkidir. Merdiven çıkarken ki kalp çarpıntısı örneğimi hatırlayın.
İnsan normal gördüğü şeylerden genellikle daha az etkilenir. Anormal, tehlikeli, hastalıklı veya felaket gibi gördüğü şeylerden ise çok daha fazla etkilenir. Çünkü organizma, bizi korumaya programlı olduğundan dolayı tehdit algısına göre çalışır. Beyin bir şeyi “normal insan deneyimi” gibi algıladığında başka tepki verir; “tehlike”, “sorun”, “bozukluk”, “hastalık” gibi algıladığında başka tepki verir. Sektör anormalleştirerek sürekli beynimize tehdit ve tehlike sinyalleri gitmesine, böylece uyarılmışlık düzeyimizin ve hassasiyetimizin sürekli diri kalmasına ve organizmanın da sürekli psikolojik tepkiler vermesine sebep oluyor.
Bugün psikoloji alanındaki en büyük sorunlardan biri tam olarak burada başlıyor. İnsanların yaşadığı birçok doğal duygu değişimi, korku, kaygı, sıkıntı, bunaltı, karamsarlık veya zihinsel dalgalanma giderek daha fazla “patoloji”, “bozukluk”, “hastalık”, “rahatsızlık” gibi kavramlarla anlatılıyor. İnsan artık yalnızca kaygı yaşamıyor; “anksiyete bozukluğu” yaşadığına inanıyor. Yalnızca korkmuyor; “panik bozukluk hastası” olduğuna inanıyor. Yalnızca düşünce geliyor diye korkmuyor; “OKB oldum”, “psikolojim bozuldu”, “akıl sağlığımı kaybediyorum” diye düşünüyor. Bir odada fareyi fare görerek yaşamakla yılan olarak görerek yaşamak aynı etkiyi doğurmuyor. Başa gelen bir olayı imtihan olarak algılamakla öylesine gelişmiş bir olay gibi algılamak, etkilenme biçimimizi doğrudan belirliyor. Bir ilişki bitimini normal gören farklı, anormal gören farklı etkileniyor. Bir günahı normal gören farklı, asla işlenmemesi gereken bir şey olarak gören daha farklı etkileniyor. Görüldüğü gibi ne yaşadığımız değil, nasıl algılayarak yaşadığımız önemli. Sektör tanımlama, kategorileştirme, anormalleştirme ve klinikleştirme yoluyla algılarımızı bozuyor. Böylece bir kaygı duygusu, doğası gereği bizi bir etkileyecekken onu sorun, anormallik olarak görerek yaşadığımızdan dolayı üç etkileniyoruz.
Evet. İnsanın bir duyguyu duygu olarak yaşamaksıyla, onu hastalık belirtisi gibi yaşaması arasında çok farklı psikolojiler oluşuyor. Organizma “şu an kaygı hissediyorum” diye başka tepki verir; “bende psikolojik bozukluk var” diye başka tepki verir.
Benim bütün vurgum burada: Duygular bozulmaz. Duygular değişir.
Kaygı, korku, sıkıntı, panik… Bunlar organizmanın tehdit algısına verdiği doğal tepkilerdir. Ama siz bu tepkileri “tehlikeli”, “anormal”, “hastalık”, “bozukluk” gibi yaşarsanız organizma ikinci bir korku katmanı daha üretmeye başlar. İnsan bazen kaygıdan değil, kaygının sorun olduğuna inanmasından dolayı çöker. Midem hasta, o yüzden kusuyorum demek farklı psikoloji yaratır. Bayat gıda algısına midem tepki veriyor dediğimiz zaman daha farklı bir etkilenme meydana getirir. Beyin hastalığı, sorunu ve bozukluğu normal görmez. Ama tepkiyi normal görür. Babam sinir hastası demek ayrıdır, babamız haksızlığa tepki veriyor şeklinde yorumlamak farklıdır.
Bu yüzden, psikolojiyi değiştiren şey yalnızca başımıza gelen olaylar değildir; o olayları nasıl yorumladığımız, nasıl kodladığımız ve nasıl anlamlandırdığımızdır. İnsan normal gördüğü şeylerle daha barışık yaşayabilir. Ama normal insan deneyimlerini bile sürekli “anormallik”, “patoloji”, “hastalık” gibi yaşamaya başladığında organizma giderek daha hassas, daha korkulu ve daha tetikte hale gelir.
Yani mesele çoğu zaman olay değil; olayın zihindeki anlamıdır.
Haram dersen farklı, sünnet dersen farklı etkilenirsin. Beyin iltifat olarak algılarsa mutluluk, hakaret olarak yorumlarsa mutsuzluk üretir. Öldü dersen cenaze arabası, yaralandı dersen ambulans gönderir. Beyne kullandığın kavramlar üzerinden hangi sinyali gönderirsen beyin ona göre psikoloji üretir. Şu an durum normal dersen farklı bir psikolojiyi, hayır şu an durum normal değil dersen farklı bir psikolojiyi tetikler. Çünkü psikoloji, anormal algısına verilen bir tepkidir. Beyin normal algıladığı bir şeye asla psikoloji üreterek tepki vermiyor. Psikoloji, hasta olduğumuz ya da bir takım mekanizmalar bozulduğu için değil, bizi korumak için üretiliyor. Beyin normal algıladığı durumlarda koruma ihtiyacı duymuyor. Haliyle de psikoloji üretmiyor. O halde normal algılamayı öğreneceğiz. Sektör her yerde klinikleştirirken biz amansızca insanileştireceğiz. Sektör "bak sana selam vermedi, seni adam yerine koymadı" diyerek anormalleştirme yoluyla bizde duygu üretirken biz "ne alaka, belki görmemiştir, belki dalgınlığına gelmiştir. Olabilir, insanlık halidir" diyeceğiz, normalleştirimeceğiz. Böylece beynimizin vereceği tepkiyi değiştireceğiz.
...
İnsan psikolojisini anlamadaki en büyük hatalardan biri, hisleri ölçü haline getirmektir. İnsanlar artık kendilerine sürekli “iyi hissediyor muyum?”, “kötü hissediyor muyum?”, “şu an nasılım?”, “modum nasıl?” diye soruyor. Sanki insanın değeri, doğruluğu ya da sağlıklılığı hislerine göre belirleniyormuş gibi bir anlayış oluştu. Oysa iyi hissedince iyi, kötü hissedince kötü olmayız. Hisler hava durumu gibidir; değişir. İnsan psikolojisinin doğasında iniş çıkış vardır.
Bugün sektör ise hisleri sürekli ölçülmesi gereken şeylere dönüştürüyor. İnsanlara “kaç stresin var?”, “anksiyeten kaç puan?”, “modun nasıl?”, “iyi misin kötü müsün?” diye soruluyor. Böylece insan giderek kendi iç dünyasını obsesif şekilde taramaya başlıyor. Halbuki organizma rastgele duygu üretmez. Duyguların büyük kısmı organizmanın bizi uyarmak, hazırlamak ve korumak için verdiği doğal tepkilerdir.
Stres buna çok güzel bir örnektir. Stres, organizmanın zorlanma karşısındaki alarm sistemidir. Nasıl ki sırtımıza ağır bir yük aldığımızda veya uzun süre yanlış pozisyonda kaldığımızda beden ağrı üretir, stres de organizmanın “zorlanıyorsun, dikkat et” deme biçimidir. Bel ağrısı nasıl organizmanın uyarısıysa, stres de organizmanın uyarısıdır. Ama bugün buna “stres bozukluğu” deniyor. Sonra insanlar stresi anlamaya değil, stresi tamamen yok etmeye çalışıyor. Sürekli stres yönetimi, stres azaltma, stres kontrolü… Yani organizmanın alarm zilini susturmaya çalışıyorlar. Oysa alarm bazen bozukluk değil; organizmanın sağlıklı ikaz sistemidir.
Öfke de böyledir. Öfke çoğu zaman sınırlarımız ihlal edildiğinde ortaya çıkan doğal bir tepkidir. İnsan haksızlığa uğradığında, baskı gördüğünde, değersizleştirildiğinde veya köşeye sıkıştığında organizma öfke üretebilir. Ama bugün öfkenin fazlasına hemen “öfke kontrol bozukluğu” deniyor. Oysa aynı insan birçok yerde öfkesini gayet kontrol eder. Savcının karşısında, hâkimin önünde, patronunun yanında, polis çevirmesinde kendini kontrol edebilir. Demek ki mesele organizmanın tamamen kontrolsüz olması değildir. Ama sektör çoğu zaman öfkeyi anlamaya değil, bastırmaya veya patoloji gibi görmeye yöneliyor.
Kaygı da organizmanın koruma sistemlerinden biridir. Tehlike veya tehlike algısı oluştuğunda organizma bizi hazırlamak için kaygı üretir. Sorun şu ki sektör çoğu zaman yalnızca “gerçek tehlike var mı?” sorusuna bakıyor. Oysa beyin gerçek tehlikeye değil, algıladığı tehlikeye tepki verir. Fareyi yılan diye kodlarsanız organizma da haliyle yılan görmüş gibi kaygı üretir. Sonra buna “kaygı bozukluğu” deniyor. Halbuki organizma kendi açısından mantıklı bir alarm vermektedir.
Korku da aynı şekilde bizi koruyan temel sistemlerden biridir. İnsan korku sayesinde tedbir alır, kaçınır, hayatta kalır. Ama korkunun yoğunlaştığı durumlarda organizmanın verdiği bedensel tepkiler bugün çoğu zaman “panik bozukluk”, “atak”, “rahatsızlık”, “semptom” gibi isimlerle anlatılıyor. Oysa yoğun korku anında kalbin hızlanması, terleme, nefesin değişmesi, mide kasılması, baş dönmesi gibi şeyler organizmanın doğal hazırlık sistemidir. Bu, koşarken kalbin hızlanmasına “kalp bozukluğu” demeye benzer. İnsan koşunca kalp hızlanır çünkü organizma enerji hazırlığı yapıyordur. Korkunca da organizma savaş-kaç sistemini aktive eder.
Ama sektör çoğu zaman bu doğal süreçleri bile azaltılması gereken patolojiler gibi yorumluyor. Böylece insanlar artık yalnızca kaygı yaşamıyor; “kaygı bozukluğu hastası” olduğuna inanıyor. Yalnızca korkmuyor; “panik bozukluk geçiriyorum” diye düşünüyor. Yalnızca stres yaşamıyor; “psikolojim bozuk” diye korkuyor.
Ve işte organizmayı asıl yoran şey çoğu zaman bu ikinci anlam katmanı oluyor.
Çünkü insan bir duyguyu duygu olarak yaşamakla, onu hastalık gibi yaşamak arasında çok farklı psikolojiler oluşturur. Organizma “şu an korku hissediyorum” diye başka tepki verir; “bende ciddi psikolojik sorun var” diye başka tepki verir.
Benim bütün itirazım burada başlıyor: Duyguların çoğu organizmanın doğal alarm sistemleridir. Ama sektör bu alarmları giderek daha fazla “bozukluk”, “rahatsızlık”, “patoloji” gibi yorumlayarak insanın kendi psikolojisinden korkmasına neden oluyor.
İnsan artık kaygıdan değil, kaygının sorun olduğuna inanmasından dolayı çöküyor. Panik ataktan değil, panik atağı “delirme”, “ölme”, “kontrolü kaybetme”, “hastalık” gibi yaşadığı için ikinci korku katmanı oluşuyor.
Bana göre psikolojiyi anlamanın yolu, organizmanın verdiği doğal tepkileri baştan patolojikleştirmek değil; önce onların işlevini anlamaktır. Çünkü organizma çoğu zaman bozuk olduğu için değil, tehdit algıladığı için tepki verir. Ve insanı belirleyen şey yalnızca başına gelenler değil; o yaşadıklarını nasıl yorumladığıdır.
Bir öğrencinin derse beş dakika geç kaldığını düşünün. Bir öğretmen bunu “saygısızlık”, “terbiyesizlik”, “ciddiyetsizlik”, “beni umursamamak” gibi anlamlarla "anormalleştirerek" yorumladığında organizması buna göre tepki verir. Sinirlenir, öfkelenir, gerilir. Çünkü beyninde olay artık sıradan bir gecikme değil; kişisel bir tehdit, değer ihlali veya otoriteye karşı tavır haline gelmiştir.
Ama başka bir öğretmen aynı olaya farklı bakabilir: “Olabilir, öğrencidir, insandır, geç kalabilir. Trafik olur, hayatın içinde bunlar var.” Burada ise bir "normalleştirme" vardır.
Bu öğretmenin organizması aynı yoğun öfkeyi üretmez. Çünkü olayın anlamı değişmiştir. Olay aynı olaydır; değişen şey yorumdur. Psikolojiyi değiştiren de tam olarak budur.
Bir annenin çocuk evi dağıttığında verdiği tepki de buna benzer. Bir anne bunu “çocuk işte”, “oynuyor”, “hayatın içinde normal” diyerek yani normalleştirerek yorumlayabilir. Diğer anne ise aynı durumu “beni çıldırtıyor”, “beni mahvediyor”, “bu çocuk anormal”, “ben baş edemiyorum” şeklinde anormalleştirerek algılayabilir. Sonuçta birinde daha sakin bir psikoloji oluşurken, diğerinde yoğun öfke, tükenmişlik ve gerginlik oluşabilir.
Burada kritik nokta şu:
Psikolojiyi oluşturan çoğu zaman olayın kendisi değil; olayın nasıl anlamlandırıldığıdır.
Bu örneklerden de anlaşılıyor ki psikoloji normal algılamamaya anormal algılamaya verilen bir tepkidir. Merdiven çıkarken ki kalp çarpıntısı örneğimi hatırlayın.
İnsan normal gördüğü şeylerden genellikle daha az etkilenir. Anormal, tehlikeli, hastalıklı veya felaket gibi gördüğü şeylerden ise çok daha fazla etkilenir. Çünkü organizma, bizi korumaya programlı olduğundan dolayı tehdit algısına göre çalışır. Beyin bir şeyi “normal insan deneyimi” gibi algıladığında başka tepki verir; “tehlike”, “sorun”, “bozukluk”, “hastalık” gibi algıladığında başka tepki verir. Sektör anormalleştirerek sürekli beynimize tehdit ve tehlike sinyalleri gitmesine, böylece uyarılmışlık düzeyimizin ve hassasiyetimizin sürekli diri kalmasına ve organizmanın da sürekli psikolojik tepkiler vermesine sebep oluyor.
Bugün psikoloji alanındaki en büyük sorunlardan biri tam olarak burada başlıyor. İnsanların yaşadığı birçok doğal duygu değişimi, korku, kaygı, sıkıntı, bunaltı, karamsarlık veya zihinsel dalgalanma giderek daha fazla “patoloji”, “bozukluk”, “hastalık”, “rahatsızlık” gibi kavramlarla anlatılıyor. İnsan artık yalnızca kaygı yaşamıyor; “anksiyete bozukluğu” yaşadığına inanıyor. Yalnızca korkmuyor; “panik bozukluk hastası” olduğuna inanıyor. Yalnızca düşünce geliyor diye korkmuyor; “OKB oldum”, “psikolojim bozuldu”, “akıl sağlığımı kaybediyorum” diye düşünüyor. Bir odada fareyi fare görerek yaşamakla yılan olarak görerek yaşamak aynı etkiyi doğurmuyor. Başa gelen bir olayı imtihan olarak algılamakla öylesine gelişmiş bir olay gibi algılamak, etkilenme biçimimizi doğrudan belirliyor. Bir ilişki bitimini normal gören farklı, anormal gören farklı etkileniyor. Bir günahı normal gören farklı, asla işlenmemesi gereken bir şey olarak gören daha farklı etkileniyor. Görüldüğü gibi ne yaşadığımız değil, nasıl algılayarak yaşadığımız önemli. Sektör tanımlama, kategorileştirme, anormalleştirme ve klinikleştirme yoluyla algılarımızı bozuyor. Böylece bir kaygı duygusu, doğası gereği bizi bir etkileyecekken onu sorun, anormallik olarak görerek yaşadığımızdan dolayı üç etkileniyoruz.
Evet. İnsanın bir duyguyu duygu olarak yaşamaksıyla, onu hastalık belirtisi gibi yaşaması arasında çok farklı psikolojiler oluşuyor. Organizma “şu an kaygı hissediyorum” diye başka tepki verir; “bende psikolojik bozukluk var” diye başka tepki verir.
Benim bütün vurgum burada: Duygular bozulmaz. Duygular değişir.
Kaygı, korku, sıkıntı, panik… Bunlar organizmanın tehdit algısına verdiği doğal tepkilerdir. Ama siz bu tepkileri “tehlikeli”, “anormal”, “hastalık”, “bozukluk” gibi yaşarsanız organizma ikinci bir korku katmanı daha üretmeye başlar. İnsan bazen kaygıdan değil, kaygının sorun olduğuna inanmasından dolayı çöker. Midem hasta, o yüzden kusuyorum demek farklı psikoloji yaratır. Bayat gıda algısına midem tepki veriyor dediğimiz zaman daha farklı bir etkilenme meydana getirir. Beyin hastalığı, sorunu ve bozukluğu normal görmez. Ama tepkiyi normal görür. Babam sinir hastası demek ayrıdır, babamız haksızlığa tepki veriyor şeklinde yorumlamak farklıdır.
Bu yüzden, psikolojiyi değiştiren şey yalnızca başımıza gelen olaylar değildir; o olayları nasıl yorumladığımız, nasıl kodladığımız ve nasıl anlamlandırdığımızdır. İnsan normal gördüğü şeylerle daha barışık yaşayabilir. Ama normal insan deneyimlerini bile sürekli “anormallik”, “patoloji”, “hastalık” gibi yaşamaya başladığında organizma giderek daha hassas, daha korkulu ve daha tetikte hale gelir.
Yani mesele çoğu zaman olay değil; olayın zihindeki anlamıdır.
Haram dersen farklı, sünnet dersen farklı etkilenirsin. Beyin iltifat olarak algılarsa mutluluk, hakaret olarak yorumlarsa mutsuzluk üretir. Öldü dersen cenaze arabası, yaralandı dersen ambulans gönderir. Beyne kullandığın kavramlar üzerinden hangi sinyali gönderirsen beyin ona göre psikoloji üretir. Şu an durum normal dersen farklı bir psikolojiyi, hayır şu an durum normal değil dersen farklı bir psikolojiyi tetikler. Çünkü psikoloji, anormal algısına verilen bir tepkidir. Beyin normal algıladığı bir şeye asla psikoloji üreterek tepki vermiyor. Psikoloji, hasta olduğumuz ya da bir takım mekanizmalar bozulduğu için değil, bizi korumak için üretiliyor. Beyin normal algıladığı durumlarda koruma ihtiyacı duymuyor. Haliyle de psikoloji üretmiyor. O halde normal algılamayı öğreneceğiz. Sektör her yerde klinikleştirirken biz amansızca insanileştireceğiz. Sektör "bak sana selam vermedi, seni adam yerine koymadı" diyerek anormalleştirme yoluyla bizde duygu üretirken biz "ne alaka, belki görmemiştir, belki dalgınlığına gelmiştir. Olabilir, insanlık halidir" diyeceğiz, normalleştirimeceğiz. Böylece beynimizin vereceği tepkiyi değiştireceğiz.
...
İnsan psikolojisini anlamadaki en büyük hatalardan biri, hisleri ölçü haline getirmektir. İnsanlar artık kendilerine sürekli “iyi hissediyor muyum?”, “kötü hissediyor muyum?”, “şu an nasılım?”, “modum nasıl?” diye soruyor. Sanki insanın değeri, doğruluğu ya da sağlıklılığı hislerine göre belirleniyormuş gibi bir anlayış oluştu. Oysa iyi hissedince iyi, kötü hissedince kötü olmayız. Hisler hava durumu gibidir; değişir. İnsan psikolojisinin doğasında iniş çıkış vardır.
Bugün sektör ise hisleri sürekli ölçülmesi gereken şeylere dönüştürüyor. İnsanlara “kaç stresin var?”, “anksiyeten kaç puan?”, “modun nasıl?”, “iyi misin kötü müsün?” diye soruluyor. Böylece insan giderek kendi iç dünyasını obsesif şekilde taramaya başlıyor. Halbuki organizma rastgele duygu üretmez. Duyguların büyük kısmı organizmanın bizi uyarmak, hazırlamak ve korumak için verdiği doğal tepkilerdir.
Stres buna çok güzel bir örnektir. Stres, organizmanın zorlanma karşısındaki alarm sistemidir. Nasıl ki sırtımıza ağır bir yük aldığımızda veya uzun süre yanlış pozisyonda kaldığımızda beden ağrı üretir, stres de organizmanın “zorlanıyorsun, dikkat et” deme biçimidir. Bel ağrısı nasıl organizmanın uyarısıysa, stres de organizmanın uyarısıdır. Ama bugün buna “stres bozukluğu” deniyor. Sonra insanlar stresi anlamaya değil, stresi tamamen yok etmeye çalışıyor. Sürekli stres yönetimi, stres azaltma, stres kontrolü… Yani organizmanın alarm zilini susturmaya çalışıyorlar. Oysa alarm bazen bozukluk değil; organizmanın sağlıklı ikaz sistemidir.
Öfke de böyledir. Öfke çoğu zaman sınırlarımız ihlal edildiğinde ortaya çıkan doğal bir tepkidir. İnsan haksızlığa uğradığında, baskı gördüğünde, değersizleştirildiğinde veya köşeye sıkıştığında organizma öfke üretebilir. Ama bugün öfkenin fazlasına hemen “öfke kontrol bozukluğu” deniyor. Oysa aynı insan birçok yerde öfkesini gayet kontrol eder. Savcının karşısında, hâkimin önünde, patronunun yanında, polis çevirmesinde kendini kontrol edebilir. Demek ki mesele organizmanın tamamen kontrolsüz olması değildir. Ama sektör çoğu zaman öfkeyi anlamaya değil, bastırmaya veya patoloji gibi görmeye yöneliyor.
Kaygı da organizmanın koruma sistemlerinden biridir. Tehlike veya tehlike algısı oluştuğunda organizma bizi hazırlamak için kaygı üretir. Sorun şu ki sektör çoğu zaman yalnızca “gerçek tehlike var mı?” sorusuna bakıyor. Oysa beyin gerçek tehlikeye değil, algıladığı tehlikeye tepki verir. Fareyi yılan diye kodlarsanız organizma da haliyle yılan görmüş gibi kaygı üretir. Sonra buna “kaygı bozukluğu” deniyor. Halbuki organizma kendi açısından mantıklı bir alarm vermektedir.
Korku da aynı şekilde bizi koruyan temel sistemlerden biridir. İnsan korku sayesinde tedbir alır, kaçınır, hayatta kalır. Ama korkunun yoğunlaştığı durumlarda organizmanın verdiği bedensel tepkiler bugün çoğu zaman “panik bozukluk”, “atak”, “rahatsızlık”, “semptom” gibi isimlerle anlatılıyor. Oysa yoğun korku anında kalbin hızlanması, terleme, nefesin değişmesi, mide kasılması, baş dönmesi gibi şeyler organizmanın doğal hazırlık sistemidir. Bu, koşarken kalbin hızlanmasına “kalp bozukluğu” demeye benzer. İnsan koşunca kalp hızlanır çünkü organizma enerji hazırlığı yapıyordur. Korkunca da organizma savaş-kaç sistemini aktive eder.
Ama sektör çoğu zaman bu doğal süreçleri bile azaltılması gereken patolojiler gibi yorumluyor. Böylece insanlar artık yalnızca kaygı yaşamıyor; “kaygı bozukluğu hastası” olduğuna inanıyor. Yalnızca korkmuyor; “panik bozukluk geçiriyorum” diye düşünüyor. Yalnızca stres yaşamıyor; “psikolojim bozuk” diye korkuyor.
Ve işte organizmayı asıl yoran şey çoğu zaman bu ikinci anlam katmanı oluyor.
Çünkü insan bir duyguyu duygu olarak yaşamakla, onu hastalık gibi yaşamak arasında çok farklı psikolojiler oluşturur. Organizma “şu an korku hissediyorum” diye başka tepki verir; “bende ciddi psikolojik sorun var” diye başka tepki verir.
Benim bütün itirazım burada başlıyor: Duyguların çoğu organizmanın doğal alarm sistemleridir. Ama sektör bu alarmları giderek daha fazla “bozukluk”, “rahatsızlık”, “patoloji” gibi yorumlayarak insanın kendi psikolojisinden korkmasına neden oluyor.
İnsan artık kaygıdan değil, kaygının sorun olduğuna inanmasından dolayı çöküyor. Panik ataktan değil, panik atağı “delirme”, “ölme”, “kontrolü kaybetme”, “hastalık” gibi yaşadığı için ikinci korku katmanı oluşuyor.
Bana göre psikolojiyi anlamanın yolu, organizmanın verdiği doğal tepkileri baştan patolojikleştirmek değil; önce onların işlevini anlamaktır. Çünkü organizma çoğu zaman bozuk olduğu için değil, tehdit algıladığı için tepki verir. Ve insanı belirleyen şey yalnızca başına gelenler değil; o yaşadıklarını nasıl yorumladığıdır.
Bu Yazıyı Dinle
0:0012:15
Bu yazıyı paylaş: