Psikoloji
Serotonin ve Travma mı? Algı ve Kodlanma mı?
İzzet Güllü
10 Nisan 2026
5 dk

Duyguların doğası üzerine kurulan modern psikoloji anlatısı, çoğu zaman insanı anlamaktan çok onu etiketlemeye, tanımlamaya ve sınıflandırmaya yönelir.
Duyguların doğası üzerine kurulan modern psikoloji anlatısı, çoğu zaman insanı anlamaktan çok onu etiketlemeye, tanımlamaya ve sınıflandırmaya yönelir. Oysa duygular hasta olmaz; duygular sadece değişir. Bir insanın yaşadığı korku, kaygı, öfke ya da huzursuzluk bir “bozukluk” değil, organizmanın verdiği bir tepkidir. Bu tepkinin şiddeti ve sürekliliği ise çoğu zaman yaşanan olaydan değil, o olaya yüklenen anlamdan, yani algıdan beslenir.
Bu yüzden mesele duygu durum bozukluğu değil, duygu algısı bozukluğudur. Söz gelimi kaygı duygusu bozulmaz, kaygı algısı bozulur. Organizma da bu algıya duygu üreterek tepki verir. Tıpkı midemizin bozuk gıda algısına kusma tepkisi vermesi gibi.
İnsan, yaşadığı hissin kendisinden değil, o hissi yorumlama biçiminden etkilenir. Aynı olay birinde sarsıcı bir krize dönüşürken, diğerinde gelip geçen bir dalga gibi yaşanıyorsa, burada belirleyici olan şey olay değil, algıdır. Gerçek bu olduğu halde tüm uzmanlar bizi duyguların etkilediğine İnanır. Duyguların sorunlu ve sorumlu olduğunu kabul eder. Zaten bu sebeple duygu durum bozukluğu denir. Oysa bozulan duygular değildir, algılardır. Bu sebeple sektör çözümü ya duyguları tedavi etmekte ya da duyguları kontrol etmekte arar. Bu ise çoğu zaman öldürmeyen darbe işlevi görür. Öldürmeyen darbe ise daha da büyütür. Bu nedenle ilaç kullandım, daha da kötü oldum... Şu kadar terapi aldım, daha da kötü oldum diyen insan sayısından geçilmez. Zira duyguları sorunlu ve sorumlu görmek, duyguları gözümüzde büyütür. Bir duygu gözünde büyüdüğü zaman ruhunda da büyür. Bu sebeple her zaman derim: Bu sektör tedavi edemez. Sektör kuvvetlendikçe, ancak sorunlarımız daha da kuvvetlenir. Zaten dikkat ederseniz uzman sayısı arttıkça sorunlarımız da artıyor. Sorunlarımız son 20 yılda neden arttı? Travmalarımız mı arttı? Travmalarımız arttıysa son 10-20 yılda hangi travmalarımızı arttı? Artık her 100 terapiden 99'unu travma varsayımı üzerine kuran psikologların bu basit soruya samimi bir şekilde cevap vermeleri gerekir. Ancak veremezler. Son 20 yılda artan şey sadece bozulan algılarımız ve yaratılan zehirli kodlamalarımızdır.
Psikolojik sorunların büyük bir kısmı, kişinin zihninde büyüttüğü yapay bir ağırlıkla ilgilidir. Bir psikoloji gözünde büyürse ruhunda da büyür; gözünde küçülürse ruhunda da küçülür. Bugün sektörün önemli bir kısmı, klinik anlatılar ve hastalık dili üzerinden psikolojiyi büyütürken, insanın kendisini zayıf ve kırılgan hissetmesine zemin hazırlamaktadır. Oysa insanileştirme yaklaşımı, duyguları olağanlaştırarak, onları sıradan birer yaşantı haline getirir. Çünkü beyin, normal algıladığı bir durumu tehdit olarak işlemez.
Bu nedenle “yokmuş gibi yaşa ki yok olsun” yaklaşımı bir kaçış değil, bir öğrenme biçimidir. Kişi, sürekli kurtulmaya çalıştığı şeyi zihninde canlı tutar; kurtulmaya çalışmadığı gün ise aslında ondan kurtulduğu gündür.
Psikolojinin en çok yanlış anlaşılan alanlarından biri de travma ve biyokimyasal açıklamalardır. Travma, ormanı tutuşturan kibrit gibidir; ancak yangın, kibritle değil, kuru zeminle büyür. Yani travmanın kendisi değil, onun zihinde nasıl işlendiği belirleyicidir.
Aynı şekilde serotonin gibi biyolojik açıklamalar da çoğu zaman indirgemeci bir çerçeve sunar. Mesele çoğu zaman bir kimyasal eksiklik değil, algı ve kodlanma sorunudur. İnsan, yaşadığı deneyimleri nasıl öğrenmişse, nasıl kodlamışsa, o şekilde tepki verir. Bu yüzden çözüm de aynı yerde, yani öğrenmede ve yeniden kodlamadadır. Otizmden disleksiye, konuşma bozukluklarından iletişim sorunlarına kadar birçok alanda çözümün eğitimsel ve programa dayalı olması kabul edilirken; panik atak ve takıntı gibi alanlarda hâlâ haftalık seanslara sıkışmış bir yaklaşımın sürdürülmesi ciddi bir çelişkidir. Oysa burada da ihtiyaç olan şey, sistemli bir psikoeğitim ve tekrar temelli bir yeniden öğrenme sürecidir.
İnsanın yaşadığı duygularla ilişkisi değiştiğinde, duyguların kendisi de değişir. Sen sorunların üstünde durmazsan, sorunlar da senin üzerinde durmaz. Bu, inkâr değil; dikkat ve anlam yönetimidir. Çünkü dikkat, psikolojinin yakıtıdır. Neye bakarsan onu büyütürsün, neyi beslersen onu sürdürürsün. Bu nedenle bazı sorunlarla mücadele etmek yerine, onlara ilgisiz kalmayı öğrenmek çok daha dönüştürücü bir etki oluşturur. Bu yaklaşım, benim “doktor beni tahlile yolla, hastaysam ispat et” cümlesinde somutlaşır. Çünkü gerçekten fizyolojik bir hastalık varsa tıbbın bunu ortaya koyma kapasitesi vardır; yoksa geriye kalan şey çoğu zaman zihinsel yorumların oluşturduğu bir psikolojik deneyimdir.
Bugün psikoloji alanındaki temel sorunlardan biri tıplaştırma eğilimidir. Nasıl ki teoloji alanında putlaştırma bir sorunsa, psikolojide de tıplaştırma benzer bir sorun üretir. İnsan, kendi duygularını anlamak yerine onları bir hastalık kategorisine yerleştirdiğinde, çözüm gücünü de dışarıya devretmiş olur.
Oysa doğru algılanarak yaşanmış bir sorunla hiç yaşanmamış bir sorun arasındaki fark, elma sirkesi ile üzüm sirkesi arasındaki fark kadardır; yani sandığımız kadar büyük değildir. İnsan, yaşadığı şeyi doğru konumlandırdığında, onun etkisi dramatik biçimde azalır.
Sonuç olarak psikolojik iyilik hali, bir şeyleri yok etmekten değil, onları yeniden anlamlandırmaktan geçer. Bu bir savaş değil, bir öğrenme sürecidir. Duygularla mücadele etmek yerine onları doğru yere koymak; kaçınmak yerine normalleştirmek; kontrol etmeye çalışmak yerine ilgiyi geri çekmek… İşte dönüşüm tam olarak burada başlar. Çünkü insanın kaderini belirleyen şey yaşadıkları değil, yaşadıklarını nasıl algıladığıdır.
Psikolojiniz bozuk değil, psikiyatriniz bozuk.
Psikolojiniz bozulmadı, psikolojiniz sadece değişti.
Biri serotonin diyor, 2 dakika bile öykü dinlemiyor. Öteki travma diyor, 20 seans öykü dinliyor. Ama ikisi de bu durumdan şikayetçi değil. Zira biri ilaç üstüne ilaçtan, öteki uzayıp giden terapilerden kazanıyor.
İlaç verecekleri zaman serotonin sorunu.
Elektrik verecekleri zaman EKT sorunu.
Terapi verecekleri zaman travma sorunu.
Bir psikoloji 15 günü geçtiyse bozukluk, ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normal.
İşte ruh sağlığımız ve çözüm arayışlarımız bu kafaya emanet.
Onlar travma ve serotonin diyor, terapi ve tedavi öneriyor; kliniklerde bile çözemiyor.
Ben algı ve kodlanma diyorum, program ve eğitim öneriyorum; evlerde çözüyorum.
Bu yüzden mesele duygu durum bozukluğu değil, duygu algısı bozukluğudur. Söz gelimi kaygı duygusu bozulmaz, kaygı algısı bozulur. Organizma da bu algıya duygu üreterek tepki verir. Tıpkı midemizin bozuk gıda algısına kusma tepkisi vermesi gibi.
İnsan, yaşadığı hissin kendisinden değil, o hissi yorumlama biçiminden etkilenir. Aynı olay birinde sarsıcı bir krize dönüşürken, diğerinde gelip geçen bir dalga gibi yaşanıyorsa, burada belirleyici olan şey olay değil, algıdır. Gerçek bu olduğu halde tüm uzmanlar bizi duyguların etkilediğine İnanır. Duyguların sorunlu ve sorumlu olduğunu kabul eder. Zaten bu sebeple duygu durum bozukluğu denir. Oysa bozulan duygular değildir, algılardır. Bu sebeple sektör çözümü ya duyguları tedavi etmekte ya da duyguları kontrol etmekte arar. Bu ise çoğu zaman öldürmeyen darbe işlevi görür. Öldürmeyen darbe ise daha da büyütür. Bu nedenle ilaç kullandım, daha da kötü oldum... Şu kadar terapi aldım, daha da kötü oldum diyen insan sayısından geçilmez. Zira duyguları sorunlu ve sorumlu görmek, duyguları gözümüzde büyütür. Bir duygu gözünde büyüdüğü zaman ruhunda da büyür. Bu sebeple her zaman derim: Bu sektör tedavi edemez. Sektör kuvvetlendikçe, ancak sorunlarımız daha da kuvvetlenir. Zaten dikkat ederseniz uzman sayısı arttıkça sorunlarımız da artıyor. Sorunlarımız son 20 yılda neden arttı? Travmalarımız mı arttı? Travmalarımız arttıysa son 10-20 yılda hangi travmalarımızı arttı? Artık her 100 terapiden 99'unu travma varsayımı üzerine kuran psikologların bu basit soruya samimi bir şekilde cevap vermeleri gerekir. Ancak veremezler. Son 20 yılda artan şey sadece bozulan algılarımız ve yaratılan zehirli kodlamalarımızdır.
Psikolojik sorunların büyük bir kısmı, kişinin zihninde büyüttüğü yapay bir ağırlıkla ilgilidir. Bir psikoloji gözünde büyürse ruhunda da büyür; gözünde küçülürse ruhunda da küçülür. Bugün sektörün önemli bir kısmı, klinik anlatılar ve hastalık dili üzerinden psikolojiyi büyütürken, insanın kendisini zayıf ve kırılgan hissetmesine zemin hazırlamaktadır. Oysa insanileştirme yaklaşımı, duyguları olağanlaştırarak, onları sıradan birer yaşantı haline getirir. Çünkü beyin, normal algıladığı bir durumu tehdit olarak işlemez.
Bu nedenle “yokmuş gibi yaşa ki yok olsun” yaklaşımı bir kaçış değil, bir öğrenme biçimidir. Kişi, sürekli kurtulmaya çalıştığı şeyi zihninde canlı tutar; kurtulmaya çalışmadığı gün ise aslında ondan kurtulduğu gündür.
Psikolojinin en çok yanlış anlaşılan alanlarından biri de travma ve biyokimyasal açıklamalardır. Travma, ormanı tutuşturan kibrit gibidir; ancak yangın, kibritle değil, kuru zeminle büyür. Yani travmanın kendisi değil, onun zihinde nasıl işlendiği belirleyicidir.
Aynı şekilde serotonin gibi biyolojik açıklamalar da çoğu zaman indirgemeci bir çerçeve sunar. Mesele çoğu zaman bir kimyasal eksiklik değil, algı ve kodlanma sorunudur. İnsan, yaşadığı deneyimleri nasıl öğrenmişse, nasıl kodlamışsa, o şekilde tepki verir. Bu yüzden çözüm de aynı yerde, yani öğrenmede ve yeniden kodlamadadır. Otizmden disleksiye, konuşma bozukluklarından iletişim sorunlarına kadar birçok alanda çözümün eğitimsel ve programa dayalı olması kabul edilirken; panik atak ve takıntı gibi alanlarda hâlâ haftalık seanslara sıkışmış bir yaklaşımın sürdürülmesi ciddi bir çelişkidir. Oysa burada da ihtiyaç olan şey, sistemli bir psikoeğitim ve tekrar temelli bir yeniden öğrenme sürecidir.
İnsanın yaşadığı duygularla ilişkisi değiştiğinde, duyguların kendisi de değişir. Sen sorunların üstünde durmazsan, sorunlar da senin üzerinde durmaz. Bu, inkâr değil; dikkat ve anlam yönetimidir. Çünkü dikkat, psikolojinin yakıtıdır. Neye bakarsan onu büyütürsün, neyi beslersen onu sürdürürsün. Bu nedenle bazı sorunlarla mücadele etmek yerine, onlara ilgisiz kalmayı öğrenmek çok daha dönüştürücü bir etki oluşturur. Bu yaklaşım, benim “doktor beni tahlile yolla, hastaysam ispat et” cümlesinde somutlaşır. Çünkü gerçekten fizyolojik bir hastalık varsa tıbbın bunu ortaya koyma kapasitesi vardır; yoksa geriye kalan şey çoğu zaman zihinsel yorumların oluşturduğu bir psikolojik deneyimdir.
Bugün psikoloji alanındaki temel sorunlardan biri tıplaştırma eğilimidir. Nasıl ki teoloji alanında putlaştırma bir sorunsa, psikolojide de tıplaştırma benzer bir sorun üretir. İnsan, kendi duygularını anlamak yerine onları bir hastalık kategorisine yerleştirdiğinde, çözüm gücünü de dışarıya devretmiş olur.
Oysa doğru algılanarak yaşanmış bir sorunla hiç yaşanmamış bir sorun arasındaki fark, elma sirkesi ile üzüm sirkesi arasındaki fark kadardır; yani sandığımız kadar büyük değildir. İnsan, yaşadığı şeyi doğru konumlandırdığında, onun etkisi dramatik biçimde azalır.
Sonuç olarak psikolojik iyilik hali, bir şeyleri yok etmekten değil, onları yeniden anlamlandırmaktan geçer. Bu bir savaş değil, bir öğrenme sürecidir. Duygularla mücadele etmek yerine onları doğru yere koymak; kaçınmak yerine normalleştirmek; kontrol etmeye çalışmak yerine ilgiyi geri çekmek… İşte dönüşüm tam olarak burada başlar. Çünkü insanın kaderini belirleyen şey yaşadıkları değil, yaşadıklarını nasıl algıladığıdır.
Psikolojiniz bozuk değil, psikiyatriniz bozuk.
Psikolojiniz bozulmadı, psikolojiniz sadece değişti.
Biri serotonin diyor, 2 dakika bile öykü dinlemiyor. Öteki travma diyor, 20 seans öykü dinliyor. Ama ikisi de bu durumdan şikayetçi değil. Zira biri ilaç üstüne ilaçtan, öteki uzayıp giden terapilerden kazanıyor.
İlaç verecekleri zaman serotonin sorunu.
Elektrik verecekleri zaman EKT sorunu.
Terapi verecekleri zaman travma sorunu.
Bir psikoloji 15 günü geçtiyse bozukluk, ama aynı psikoloji 14 gün 23 saat normal.
İşte ruh sağlığımız ve çözüm arayışlarımız bu kafaya emanet.
Onlar travma ve serotonin diyor, terapi ve tedavi öneriyor; kliniklerde bile çözemiyor.
Ben algı ve kodlanma diyorum, program ve eğitim öneriyorum; evlerde çözüyorum.
Bu Yazıyı Dinle
0:007:03
Bu yazıyı paylaş: