Psikoloji
Şizofreni Bile Hipotez
İzzet Güllü
29 Mart 2026
3 dk

Geçen hafta şizofreni konulu bir seminere katıldım. Semineri veren bir psikiyatri uzmanıydı. Bu seminerde dikkatimi çeken en önemli nokta şuydu.
Şizofreni Bile Hipotez
Geçen hafta şizofreni konulu bir seminere katıldım. Semineri veren bir psikiyatri uzmanıydı. Bu seminerde dikkatimi çeken en önemli nokta şuydu:
Şizofreni gibi en tıbbi, en nörokimyasal görünen bir konuda bile, eldeki bilgilerin büyük kısmı hâlâ hipotez aşamasında.
Örneğin dopamin hipotezi…
Şizofrenide dopamin sisteminde bir hiperaktivasyon olduğu ve bunun reseptör blokajı ile dengelendiği öne sürülüyor. Bu hipotez, çeşitli gözlemlerle destekleniyor:
"Amfetamin gibi dopamini artıran maddeler psikoz benzeri tablolar oluşturabiliyor. Bu maddeler hastalarda belirtileri artırıyor.
Dopamini azaltan ilaçlar semptomları hafifletebiliyor. Nöroleptikler reseptör blokajı ile etki gösteriyor."
Ancak tüm bu veriler, kullanılan ifadeler, bu mekanizmanın kesinliğini değil; olası bir açıklama olduğunu gösteriyor. Yani ortada kesin bir bilgi değil, güçlü bir varsayım var. Seminerde farklı farklı görüşler sunuluyordu ve hepsinin ortak başlığı aynıydı:
Hipotez.
Düşünün…
Yıllardır tablo benzer, belirtiler benzer; ama tanı kriterleri sürekli değişiyor.
Buradan çıkan bazı sonuçlar
1. En ağır, en biyolojik görünen tablo bile kesin olarak açıklanabilmiş değil. Mevcut bilgiler büyük ölçüde hipotezlerden ibaret.
2. Psikiyatri, hipotezler üzerinden tanı koyuyor ve ciddi yan etkileri olan ilaçlar başlatıyor. Yani henüz kesinliği olmayan bir model üzerinden, kesinmiş gibi uygulamalar yapılıyor.
3. Eğer şizofreni gibi “en somut” görünen tabloda bile durum buysa, diğer psikiyatrik tanıların durumu daha da tartışmalıdır. Zaten birçok antidepresanın prospektüsünde şu ifade yer alır:
“Etki ettiği düşünülen mekanizma…”
Dikkat edin:
Kesinlik yok, etki ettiğine “inanılan” bir mekanizma var. Bu noktada şu soru kaçınılmaz:
Sağlık gibi kritik bir alan, ne kadar hipotez ve kanaat üzerine kurulabilir?
Bilim mi, Kabul mü?
Bilim dediğimiz şey kesinlik üzerine mi kurulur, yoksa kabul ve yorum üzerine mi? Eğer temel açıklamalar bile net değilse, bu kadar iddialı tanılar ve tedaviler ne kadar sorgulanmalıdır?
Popüler Bilim Söylemleri
Zaman zaman şu tür iddialar duyuyoruz:
Aşkın kimyası çözüldü.
Aşk tamamen biyolojik.
Yalan söylemek genetik.
Aldatma hormonu bulundu.
Ama daha şizofreni gibi ağır bir tablo bile tam açıklanamamışken, insanın en karmaşık duygularından biri olan aşkın, yalan söylemenin, hatta aldatmanın nörokimyasal yapısının “çözüldüğünü” söylemek ne kadar gerçekçi?
Peki, daha şizofreni bile hipotezle, inançla, kabulle, varsayımla açıklanırken depresyonda, takıntıda vs. beyin görüntülemesinden, beynin haritalamasından bahseden bir takım şöhretli uzmanlara, hatta profesörlere ne demeliyiz?
Alternatif Gözlem
Son yıllarda toplum ruh sağlığı merkezlerinde yapılan çalışmalar dikkat çekici. 3 sene ben de bu birimlerde bizzat görev aldım. Sanat, müzik, sosyal etkinlikler gibi uğraşların şizofreni ataklarını azalttığı ya da geciktirdiği gözlemleniyor. Bu gözleme bizzat ben de tanık oldum.
Bu da şu soruyu doğuruyor:
Eğer bu tür insani ve sosyal müdahaleler bu kadar etkiliyse, mesele gerçekten sadece kimyasal mı?
Bir Bakış Açısı (Hipotez)
Madem konu hipotezlerle ilerliyor, o zaman bir hipotez de ben sunayım:
Belki şizofreni bile biyolojik bir sorun değildir? Belki de insanın yaşadığı psikolojik süreçler, sadece kimya ile açıklanamayacak kadar karmaşıktır?
Ve belki de:
Sanat, üretim, anlam ve bağ kurma…
ilaçlardan daha derin bir etki oluşturuyor olabilir.
Sonuç
Ortada kesinlik yok, ama kesinmiş gibi uygulamalar var. Yıllarca en ağır ilaçlar içirilen, adeta robota çevrilen insanlar var. Yıllarca kapalı servislerde yatırılan, güneş yüzü görmeyen insanlar var. Yıllarca tedavileri sadece ilaca indirgenmiş on binlerce insan var dünyada. Hepsi bir varsayım uğruna.
Bilimsel söylem var, ama temelinde büyük ölçüde hipotezler bulunuyor. Ve insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir hipotez uğruna, kaç hayat şekilleniyor?
Kaç ruh, bu belirsizlik içinde yönlendiriliyor?
Bir hipotez uğruna ya Rab, ne psikolojiler batıyor.
Geçen hafta şizofreni konulu bir seminere katıldım. Semineri veren bir psikiyatri uzmanıydı. Bu seminerde dikkatimi çeken en önemli nokta şuydu:
Şizofreni gibi en tıbbi, en nörokimyasal görünen bir konuda bile, eldeki bilgilerin büyük kısmı hâlâ hipotez aşamasında.
Örneğin dopamin hipotezi…
Şizofrenide dopamin sisteminde bir hiperaktivasyon olduğu ve bunun reseptör blokajı ile dengelendiği öne sürülüyor. Bu hipotez, çeşitli gözlemlerle destekleniyor:
"Amfetamin gibi dopamini artıran maddeler psikoz benzeri tablolar oluşturabiliyor. Bu maddeler hastalarda belirtileri artırıyor.
Dopamini azaltan ilaçlar semptomları hafifletebiliyor. Nöroleptikler reseptör blokajı ile etki gösteriyor."
Ancak tüm bu veriler, kullanılan ifadeler, bu mekanizmanın kesinliğini değil; olası bir açıklama olduğunu gösteriyor. Yani ortada kesin bir bilgi değil, güçlü bir varsayım var. Seminerde farklı farklı görüşler sunuluyordu ve hepsinin ortak başlığı aynıydı:
Hipotez.
Düşünün…
Yıllardır tablo benzer, belirtiler benzer; ama tanı kriterleri sürekli değişiyor.
Buradan çıkan bazı sonuçlar
1. En ağır, en biyolojik görünen tablo bile kesin olarak açıklanabilmiş değil. Mevcut bilgiler büyük ölçüde hipotezlerden ibaret.
2. Psikiyatri, hipotezler üzerinden tanı koyuyor ve ciddi yan etkileri olan ilaçlar başlatıyor. Yani henüz kesinliği olmayan bir model üzerinden, kesinmiş gibi uygulamalar yapılıyor.
3. Eğer şizofreni gibi “en somut” görünen tabloda bile durum buysa, diğer psikiyatrik tanıların durumu daha da tartışmalıdır. Zaten birçok antidepresanın prospektüsünde şu ifade yer alır:
“Etki ettiği düşünülen mekanizma…”
Dikkat edin:
Kesinlik yok, etki ettiğine “inanılan” bir mekanizma var. Bu noktada şu soru kaçınılmaz:
Sağlık gibi kritik bir alan, ne kadar hipotez ve kanaat üzerine kurulabilir?
Bilim mi, Kabul mü?
Bilim dediğimiz şey kesinlik üzerine mi kurulur, yoksa kabul ve yorum üzerine mi? Eğer temel açıklamalar bile net değilse, bu kadar iddialı tanılar ve tedaviler ne kadar sorgulanmalıdır?
Popüler Bilim Söylemleri
Zaman zaman şu tür iddialar duyuyoruz:
Aşkın kimyası çözüldü.
Aşk tamamen biyolojik.
Yalan söylemek genetik.
Aldatma hormonu bulundu.
Ama daha şizofreni gibi ağır bir tablo bile tam açıklanamamışken, insanın en karmaşık duygularından biri olan aşkın, yalan söylemenin, hatta aldatmanın nörokimyasal yapısının “çözüldüğünü” söylemek ne kadar gerçekçi?
Peki, daha şizofreni bile hipotezle, inançla, kabulle, varsayımla açıklanırken depresyonda, takıntıda vs. beyin görüntülemesinden, beynin haritalamasından bahseden bir takım şöhretli uzmanlara, hatta profesörlere ne demeliyiz?
Alternatif Gözlem
Son yıllarda toplum ruh sağlığı merkezlerinde yapılan çalışmalar dikkat çekici. 3 sene ben de bu birimlerde bizzat görev aldım. Sanat, müzik, sosyal etkinlikler gibi uğraşların şizofreni ataklarını azalttığı ya da geciktirdiği gözlemleniyor. Bu gözleme bizzat ben de tanık oldum.
Bu da şu soruyu doğuruyor:
Eğer bu tür insani ve sosyal müdahaleler bu kadar etkiliyse, mesele gerçekten sadece kimyasal mı?
Bir Bakış Açısı (Hipotez)
Madem konu hipotezlerle ilerliyor, o zaman bir hipotez de ben sunayım:
Belki şizofreni bile biyolojik bir sorun değildir? Belki de insanın yaşadığı psikolojik süreçler, sadece kimya ile açıklanamayacak kadar karmaşıktır?
Ve belki de:
Sanat, üretim, anlam ve bağ kurma…
ilaçlardan daha derin bir etki oluşturuyor olabilir.
Sonuç
Ortada kesinlik yok, ama kesinmiş gibi uygulamalar var. Yıllarca en ağır ilaçlar içirilen, adeta robota çevrilen insanlar var. Yıllarca kapalı servislerde yatırılan, güneş yüzü görmeyen insanlar var. Yıllarca tedavileri sadece ilaca indirgenmiş on binlerce insan var dünyada. Hepsi bir varsayım uğruna.
Bilimsel söylem var, ama temelinde büyük ölçüde hipotezler bulunuyor. Ve insan şu soruyu sormadan edemiyor:
Bir hipotez uğruna, kaç hayat şekilleniyor?
Kaç ruh, bu belirsizlik içinde yönlendiriliyor?
Bir hipotez uğruna ya Rab, ne psikolojiler batıyor.
Bu Yazıyı Dinle
0:004:18
Bu yazıyı paylaş: