Psikoloji
Tipik Bir Türk Kavgasının Anatomisi
İzzet Güllü
16 Mart 2026
6 dk

Bir video izledim dün. İki adam, bir camın iki tarafında. Biri güvenlikçi, biri kurye. Kurye diyor ki: "Kargoyu bırakacağım." Güvenlikçi diyor ki: "Alamam." Kurye ısrar ediyor: "Ağır, taşıyamam." Güvenlikçi "Talimat var" deyip camı kapatıyor. Kurye "Camı yüzüme kapatamazsın!" diye bağırıyor. Sonra "O zaman müşteriyi ara" diyor. Güvenlikçi "Ben aramam" diyor.
CAMIN İKİ TARAFI
Bir Türk Kavgasının Anatomisi
Bir video izledim dün. İki adam, bir camın iki tarafında. Biri güvenlikçi, biri kurye. Kurye diyor ki: "Kargoyu bırakacağım." Güvenlikçi diyor ki: "Alamam." Kurye ısrar ediyor: "Ağır, taşıyamam." Güvenlikçi "Talimat var" deyip camı kapatıyor. Kurye "Camı yüzüme kapatamazsın!" diye bağırıyor. Sonra "O zaman müşteriyi ara" diyor. Güvenlikçi "Ben aramam" diyor.
Çünkü inatlaştı ya, huylandı ya, artık duygular devrede. Artık beyni devre dışı. Operatörün başına hisleri geçti.
Bu tipik, her yerde karşılaşabileceğimiz klasik bir Türk tartışma ve kavga profili. Bu örneği iyi analiz ederek bütün kavgaların genel dinamiği hakkında fikir sahibi olabiliriz.
Şimdi durup düşünüyorum: Bu kavga neden çıktı? Adam kargoyu alamıyorsa, tamam da neden "Kardeş şuraya bırak, müşteriyi ara gelsin alsın" demiyor? Demiyor. Neden? Çünkü aklına gelmiyor. Niye gelmiyor? Çünkü öngöremiyor. Çünkü düşünme kası çalışmıyor. Sadece "talimat var" diyor, kapatıyor camı. "Talimat var" demenin ötesinde iki cümle kuramıyor.
Kurye neden "Ben arayayım müşteriyi" demiyor? Demiyor. O da "Camı yüzüme kapatamazsın" diye diretme derdinde. O da aklını devre dışı bıraktı, gerçekçilikten koptu ve o da hislerinin akıntısıyla hareket etmeye başladı. O an nasıl hissediyorsa öyle davranması gerektiğini zannediyor. O an haklı hissettiyse ya da kişisel alınganlığı nedeniyle ya da başka bir sebeple haksızlığa uğradığı yönünde bir his oluştuysa içinde, haklı olduğunu düşünüyor. Böylece o tavrını saf akılla sorgulamıyor ve duygusal bir ısrarcılığa girişiyor.
İkisi de haklı olduğunu hissediyor. İkisi de bu hissin sarhoşluğuyla hareket ediyor. İkisi de "Ben haklıyım, öyleyse ne dersem doğrudur" modunda. O esnada ikisi de içlerinde uyanan hisleri ölçü alıyor. İçlerindeki hakem artık akıl değil, hisler. Oysa hisleri ölçü almak çoğu zaman yanıltır. Zira hisler çoğu zaman gerçeği yansıtmaz. Kendimizi melek hissetmek melek olduğumuzun ölçüsü değildir. Yine kendimizi şeytan hissettiğimiz zaman şeytan olmuş olmayız.
İşte asıl mesele burada başlıyor: Haklı hissetmekle haklı olmak aynı şey değil. Ama bunu bilmiyoruz. Hislerimizi tanımıyoruz ki. Bir duygu geliyor, vücudumuza yayılıyor, beyni ele geçiriyor. Biz de diyoruz ki "Madem böyle güçlü hissediyorum, demek ki haklıyım."
Oysa hisler, hakikatin ölçüsü değildir. Bir şeyi çok güçlü hissetmen, onu doğru yapmaz. Kızgın hissediyorsan kızgınsındır, haklı olduğun anlamına gelmez. Ama bizim geleneksel kodlarda, hissedince direkt eyleme geçeriz. Düşünmeyiz. Düşünceyle his arasına bir boşluk koymayı bilmeyiz.
Peki bu bilgi nereden geliyor? Nereden gelmediği belli: Eğitimden gelmiyor. Aileden geliyor belki, sokaktan geliyor, mahalle kültüründen geliyor. Uzmanlardan geliyor. Bugün bir doktora, bir psikoloğa gittiğimiz zaman ilk olarak nasıl hissettiğimizi soruyorlar. İyi hissedersek iyi olduğumuza, kötü hissedersek de kötü olduğumuza kanaat getiriyorlar. Yani bize dolaylı yoldan "hisler gerçeğin ölçüsüdür" mesajı vererek bu yönde kodlamalar yaratıyorlar. Bu şekilde insanlar hislerini ölçü almayı öğreniyor. Mutluyum derken de hislerini ölçü alıyor, unutamıyorum derken de, sinirlenirken de, bağırırken de, hakaret ederken de... Her yerde artık hislerini ölçü alarak hareket etmeye başlıyor insanlar.
"Hakkını ara" derken "bağır, çağır, cam kapat"ı da ekliyorlar pakete. İçlerinde uyanan hisler, bağırmaları, çağırmaları, kabalaşmaları, camı yüzüne kapatmaları, belki de saldırmaları yönünde güçlü bir iç baskı oluşturuyor. Duygunun gücü, o anki hissin şiddeti ne kadar fazlaysa kişi kendini o kadar haklı algılıyor. Haklı algıladığı ölçüde de direnmeye, inat etmeye, üstüne gitmeye devam ediyor.
Empati yok çünkü. Karşındakinin derdini anlamak yok. Onun da bir insan olduğunu, onun da bir günü olduğunu, belki yorgun olduğunu düşünmek yok. Empatiyi öğrenmemiş. Empatinin değerini takdir edememiş. İletişim becerisini geliştirmemiş. Çünkü kendisini yetiştirmemiş. Çünkü buna gerek duymamış. Çünkü birçok sorununu kaba saba yöntemlerle, bağırıp kızarak kestirmeden halletmeyi öğrenmiş. Kitap okumamış, bakış açısını geliştirmemiş, zihninin kapalı gözeneklerini açmamış.
Öngörememek işte bu: Bu kavganın nereye varacağını görememek. "Camı kapatırsam ne olur?" sorusunu sormamak. "Ben böyle yaparsam o ne yapar?" diye düşünmemek. Sadece anlık tepki, anlık tatmin. Davranışının karşıda bir algı oluşturduğunu, her hareketinin karşıya bir sinyal olarak gittiğini, bunun anlayış ya da çatışma doğuracağını kestirememek. Bu sebeple açıklayıcı, doyurucu, net, ikna edici bir iletişim kurma lüzumu duymamak.
Sonra diyoruz ki "Bu memlekette neden kavga bitmiyor?" Çünkü düşünmeyi öğrenmemiş insanlar, düşünmeyi öğrenmemiş insanlarla karşılaşıyor. İki taraf da "Ben haklıyım" diyor. İki taraf da "Öyleyse benim dediğim olacak" diyor. Ortada çözüm arayan yok, sadece haklı çıkma derdi var.
Peki ne lazım?
Şunu anlamak lazım: Haklı hissetmek haklı olduğun anlamına gelmez. Güçlü hissetmek, güçlü olduğun anlamına gelmez. Hislerini tanımak lazım. Gelen öfkeyi "Hemen bağır" diye okumamak lazım. Gelen öfkeyi "Dur, biraz düşün" diye tercüme etmek lazım.
Haklı olduğun için öfkelenmiyorsun. Alıngan olduğun için, gurur yaptığın için, inat ettiğin için, meseleye belki de yanlış yerden baktığın için çatışma yaşıyorsun. Özetle, hislerini ve içinde bulunduğun konuyu yanlış yorumladığın için. O an içinde uyanan duyguları gerçek zannettiğin için, zihninde oluşan düşüncelerinden şüphelenmediğin için, aklına gelen her düşünceyi gerçek, içinde oluşan her hissi gerçekçi algıladığın için.
Bir de şu var: Karşındaki de insan. O da bir şeyler hissediyor. O da yorgun, o da aç, o da belki evine gitmek istiyor. Bunu görebilmek lazım. Yani empati dediğimiz şey, aslında basit bir şey: Karşındakinin de senin gibi olduğunu hatırlamak.
Yoksa böyle cam kapatmalı, bağırmalı, çağırmalı kavgalar hiç bitmez. Her gün, her sokakta, aynı senaryo, aynı replikler, aynı öfke. Ve biz hala "Bu millet neden kavga ediyor?" diye sorarız.
Cevap basit: Çünkü düşünmeyi öğrenmedik. Çünkü hislerimizi tanımıyoruz. Çünkü karşımızdakini görmüyoruz. Çünkü öngöremiyoruz. Empatiyi bilmiyoruz, iletişimi tanımıyoruz. Sağdan soldan kodlandığımız yönde ve kaba saba usul ve yöntemlerle diyaloglar kuruyoruz. Bu şekilde kötü örnek olarak toplumun da dokusunu bozduğumuzu, yarın çocuklarımızın ve torunlarımızın böylesi bozuk bir toplumda nasıl nefes alıp yaşayacağını hesap edemiyoruz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza cehennem gibi bir dünya bırakmak için adeta birbirimizle yarışıyoruz. Bu cehalet değilse, zihin körlüğü değilse, basiret bağlanması değilse, izan ve insaf yoksunluğu değilse nedir? Maalesef hatalı erkeklik ve korkaklık algılarının da bunda çok ciddi rolü var. Çünkü biz özür dilemeyi, alttan almayı, nazik konuşmayı korkaklık ya da bir erkeklik zaafiyeti gibi algılayan bir iklimde büyüyoruz. Oysa yeri geldiğinde korkmak insana hastır. Ancak ölüler ve aptallar hiçbir şeyden korkmaz. Kaybedecek şeyi olan insan korkar. Eşini, çocuğunu, ailesini düşünen, toplumu düşünen insan korkar. Bu, bir şeyleri kaybetmemek için koruyucu bir duygudur. Gururumuzu incitmesi gereken bir duygu değildir. Korkmaktan değil, aptal olmaktan çekinmeliyiz.
Cehalet İtalya'nın başkentini bilmemek değildir. Cehalet bu anlattıklarımı görememek, empati duyamamak, duygularla hareket etmek, vahşi yönlerini eğitmemek, sorgulamamak ve şüphe etmemektir. Cehalet diplomasızlık değildir. Cehalet aptallaşmak, hayvanlaşmak ve insan olmayı bir türlü becerememektir.
Ve ne yazık ki, bunu öğretecek bir okul da yok, öğretecek bir sistem de. Herkes kendi kendine öğrenmek zorunda. Ama önce şu soruyu sorması lazım insanın:
Ben haklı mıyım, yoksa sadece öyle mi hissediyorum?
Bir Türk Kavgasının Anatomisi
Bir video izledim dün. İki adam, bir camın iki tarafında. Biri güvenlikçi, biri kurye. Kurye diyor ki: "Kargoyu bırakacağım." Güvenlikçi diyor ki: "Alamam." Kurye ısrar ediyor: "Ağır, taşıyamam." Güvenlikçi "Talimat var" deyip camı kapatıyor. Kurye "Camı yüzüme kapatamazsın!" diye bağırıyor. Sonra "O zaman müşteriyi ara" diyor. Güvenlikçi "Ben aramam" diyor.
Çünkü inatlaştı ya, huylandı ya, artık duygular devrede. Artık beyni devre dışı. Operatörün başına hisleri geçti.
Bu tipik, her yerde karşılaşabileceğimiz klasik bir Türk tartışma ve kavga profili. Bu örneği iyi analiz ederek bütün kavgaların genel dinamiği hakkında fikir sahibi olabiliriz.
Şimdi durup düşünüyorum: Bu kavga neden çıktı? Adam kargoyu alamıyorsa, tamam da neden "Kardeş şuraya bırak, müşteriyi ara gelsin alsın" demiyor? Demiyor. Neden? Çünkü aklına gelmiyor. Niye gelmiyor? Çünkü öngöremiyor. Çünkü düşünme kası çalışmıyor. Sadece "talimat var" diyor, kapatıyor camı. "Talimat var" demenin ötesinde iki cümle kuramıyor.
Kurye neden "Ben arayayım müşteriyi" demiyor? Demiyor. O da "Camı yüzüme kapatamazsın" diye diretme derdinde. O da aklını devre dışı bıraktı, gerçekçilikten koptu ve o da hislerinin akıntısıyla hareket etmeye başladı. O an nasıl hissediyorsa öyle davranması gerektiğini zannediyor. O an haklı hissettiyse ya da kişisel alınganlığı nedeniyle ya da başka bir sebeple haksızlığa uğradığı yönünde bir his oluştuysa içinde, haklı olduğunu düşünüyor. Böylece o tavrını saf akılla sorgulamıyor ve duygusal bir ısrarcılığa girişiyor.
İkisi de haklı olduğunu hissediyor. İkisi de bu hissin sarhoşluğuyla hareket ediyor. İkisi de "Ben haklıyım, öyleyse ne dersem doğrudur" modunda. O esnada ikisi de içlerinde uyanan hisleri ölçü alıyor. İçlerindeki hakem artık akıl değil, hisler. Oysa hisleri ölçü almak çoğu zaman yanıltır. Zira hisler çoğu zaman gerçeği yansıtmaz. Kendimizi melek hissetmek melek olduğumuzun ölçüsü değildir. Yine kendimizi şeytan hissettiğimiz zaman şeytan olmuş olmayız.
İşte asıl mesele burada başlıyor: Haklı hissetmekle haklı olmak aynı şey değil. Ama bunu bilmiyoruz. Hislerimizi tanımıyoruz ki. Bir duygu geliyor, vücudumuza yayılıyor, beyni ele geçiriyor. Biz de diyoruz ki "Madem böyle güçlü hissediyorum, demek ki haklıyım."
Oysa hisler, hakikatin ölçüsü değildir. Bir şeyi çok güçlü hissetmen, onu doğru yapmaz. Kızgın hissediyorsan kızgınsındır, haklı olduğun anlamına gelmez. Ama bizim geleneksel kodlarda, hissedince direkt eyleme geçeriz. Düşünmeyiz. Düşünceyle his arasına bir boşluk koymayı bilmeyiz.
Peki bu bilgi nereden geliyor? Nereden gelmediği belli: Eğitimden gelmiyor. Aileden geliyor belki, sokaktan geliyor, mahalle kültüründen geliyor. Uzmanlardan geliyor. Bugün bir doktora, bir psikoloğa gittiğimiz zaman ilk olarak nasıl hissettiğimizi soruyorlar. İyi hissedersek iyi olduğumuza, kötü hissedersek de kötü olduğumuza kanaat getiriyorlar. Yani bize dolaylı yoldan "hisler gerçeğin ölçüsüdür" mesajı vererek bu yönde kodlamalar yaratıyorlar. Bu şekilde insanlar hislerini ölçü almayı öğreniyor. Mutluyum derken de hislerini ölçü alıyor, unutamıyorum derken de, sinirlenirken de, bağırırken de, hakaret ederken de... Her yerde artık hislerini ölçü alarak hareket etmeye başlıyor insanlar.
"Hakkını ara" derken "bağır, çağır, cam kapat"ı da ekliyorlar pakete. İçlerinde uyanan hisler, bağırmaları, çağırmaları, kabalaşmaları, camı yüzüne kapatmaları, belki de saldırmaları yönünde güçlü bir iç baskı oluşturuyor. Duygunun gücü, o anki hissin şiddeti ne kadar fazlaysa kişi kendini o kadar haklı algılıyor. Haklı algıladığı ölçüde de direnmeye, inat etmeye, üstüne gitmeye devam ediyor.
Empati yok çünkü. Karşındakinin derdini anlamak yok. Onun da bir insan olduğunu, onun da bir günü olduğunu, belki yorgun olduğunu düşünmek yok. Empatiyi öğrenmemiş. Empatinin değerini takdir edememiş. İletişim becerisini geliştirmemiş. Çünkü kendisini yetiştirmemiş. Çünkü buna gerek duymamış. Çünkü birçok sorununu kaba saba yöntemlerle, bağırıp kızarak kestirmeden halletmeyi öğrenmiş. Kitap okumamış, bakış açısını geliştirmemiş, zihninin kapalı gözeneklerini açmamış.
Öngörememek işte bu: Bu kavganın nereye varacağını görememek. "Camı kapatırsam ne olur?" sorusunu sormamak. "Ben böyle yaparsam o ne yapar?" diye düşünmemek. Sadece anlık tepki, anlık tatmin. Davranışının karşıda bir algı oluşturduğunu, her hareketinin karşıya bir sinyal olarak gittiğini, bunun anlayış ya da çatışma doğuracağını kestirememek. Bu sebeple açıklayıcı, doyurucu, net, ikna edici bir iletişim kurma lüzumu duymamak.
Sonra diyoruz ki "Bu memlekette neden kavga bitmiyor?" Çünkü düşünmeyi öğrenmemiş insanlar, düşünmeyi öğrenmemiş insanlarla karşılaşıyor. İki taraf da "Ben haklıyım" diyor. İki taraf da "Öyleyse benim dediğim olacak" diyor. Ortada çözüm arayan yok, sadece haklı çıkma derdi var.
Peki ne lazım?
Şunu anlamak lazım: Haklı hissetmek haklı olduğun anlamına gelmez. Güçlü hissetmek, güçlü olduğun anlamına gelmez. Hislerini tanımak lazım. Gelen öfkeyi "Hemen bağır" diye okumamak lazım. Gelen öfkeyi "Dur, biraz düşün" diye tercüme etmek lazım.
Haklı olduğun için öfkelenmiyorsun. Alıngan olduğun için, gurur yaptığın için, inat ettiğin için, meseleye belki de yanlış yerden baktığın için çatışma yaşıyorsun. Özetle, hislerini ve içinde bulunduğun konuyu yanlış yorumladığın için. O an içinde uyanan duyguları gerçek zannettiğin için, zihninde oluşan düşüncelerinden şüphelenmediğin için, aklına gelen her düşünceyi gerçek, içinde oluşan her hissi gerçekçi algıladığın için.
Bir de şu var: Karşındaki de insan. O da bir şeyler hissediyor. O da yorgun, o da aç, o da belki evine gitmek istiyor. Bunu görebilmek lazım. Yani empati dediğimiz şey, aslında basit bir şey: Karşındakinin de senin gibi olduğunu hatırlamak.
Yoksa böyle cam kapatmalı, bağırmalı, çağırmalı kavgalar hiç bitmez. Her gün, her sokakta, aynı senaryo, aynı replikler, aynı öfke. Ve biz hala "Bu millet neden kavga ediyor?" diye sorarız.
Cevap basit: Çünkü düşünmeyi öğrenmedik. Çünkü hislerimizi tanımıyoruz. Çünkü karşımızdakini görmüyoruz. Çünkü öngöremiyoruz. Empatiyi bilmiyoruz, iletişimi tanımıyoruz. Sağdan soldan kodlandığımız yönde ve kaba saba usul ve yöntemlerle diyaloglar kuruyoruz. Bu şekilde kötü örnek olarak toplumun da dokusunu bozduğumuzu, yarın çocuklarımızın ve torunlarımızın böylesi bozuk bir toplumda nasıl nefes alıp yaşayacağını hesap edemiyoruz. Çocuklarımıza ve torunlarımıza cehennem gibi bir dünya bırakmak için adeta birbirimizle yarışıyoruz. Bu cehalet değilse, zihin körlüğü değilse, basiret bağlanması değilse, izan ve insaf yoksunluğu değilse nedir? Maalesef hatalı erkeklik ve korkaklık algılarının da bunda çok ciddi rolü var. Çünkü biz özür dilemeyi, alttan almayı, nazik konuşmayı korkaklık ya da bir erkeklik zaafiyeti gibi algılayan bir iklimde büyüyoruz. Oysa yeri geldiğinde korkmak insana hastır. Ancak ölüler ve aptallar hiçbir şeyden korkmaz. Kaybedecek şeyi olan insan korkar. Eşini, çocuğunu, ailesini düşünen, toplumu düşünen insan korkar. Bu, bir şeyleri kaybetmemek için koruyucu bir duygudur. Gururumuzu incitmesi gereken bir duygu değildir. Korkmaktan değil, aptal olmaktan çekinmeliyiz.
Cehalet İtalya'nın başkentini bilmemek değildir. Cehalet bu anlattıklarımı görememek, empati duyamamak, duygularla hareket etmek, vahşi yönlerini eğitmemek, sorgulamamak ve şüphe etmemektir. Cehalet diplomasızlık değildir. Cehalet aptallaşmak, hayvanlaşmak ve insan olmayı bir türlü becerememektir.
Ve ne yazık ki, bunu öğretecek bir okul da yok, öğretecek bir sistem de. Herkes kendi kendine öğrenmek zorunda. Ama önce şu soruyu sorması lazım insanın:
Ben haklı mıyım, yoksa sadece öyle mi hissediyorum?
Bu Yazıyı Dinle
0:008:39
Bu yazıyı paylaş: