Güncel
Türk Dizileri: Yerli Radyasyon
İzzet Güllü
29 Ocak 2026
3 dk

Son yıllarda Türk dizilerine dikkatle
bakıldığında ortak bir dil göze çarpıyor: Sürekli gerilim müziği, sürekli gergin atmosfer, sürekli asabi karakterler.
Türk Dizileri, Uyarıcılar ve Toplumsal Ruh Hali
Son yıllarda Türk dizilerine dikkatle
bakıldığında ortak bir dil göze çarpıyor: Sürekli gerilim müziği, sürekli gergin atmosfer, sürekli asabi karakterler. İnsanlar sakin konuşmuyor, normal iletişim kurmuyor; herkes laf sokuyor, herkes üstten bakıyor, herkes kırıcı, herkes kibirli. En sıradan diyalog bile sanki kavga çıkacakmış gibi bir tonla ilerliyor. Normal bir sohbet yok, gündelik bir iletişim yok, yumuşak bir ilişki dili yok.
Bu sadece bir estetik tercih değil, bu bir iletişim modelinin topluma pompalanması. İnsan beyni tekrar eden şeye alışır. Sürekli izlenen şey bir süre sonra “olağan” kabul edilir. Dizi dili, farkında olmadan topluma şunu öğretir: İlişki böyle kurulur, insanlar böyle konuşur, normal iletişim budur. Gerilim normalleşir, asabiyet karakter sayılır, saygısızlık güç gibi algılanır.
Üstelik mesele sadece içerik de değil, biçim. Arka plandaki sürekli gerilim müziği, insan beynine doğrudan çalışan bir uyarıcıdır. Müzik, bilinçaltına “tehlike var” sinyali verir. İzleyici fark etmese bile sinir sistemi sürekli tetikte kalır. Kalp ritmi artar, kaslar hafif gerilir, zihin savunma moduna geçer. Yani insan evinde otururken bile organizma, sanki bir tehdit ortamındaymış gibi çalıştırılır.
Bu durum uzun vadede şuna yol açar: İnsan ruhu sürekli alarmda yaşar. Sürekli tetikte bir zihin, gevşemeyi unutur. Gevşemeyi unutan zihin, huzuru da unutur. İnsan ilişkilerinde tahammül azalır, sabır düşer, en küçük söz tehdit gibi algılanır. Herkes birbirine karşı daha çabuk savunmaya geçer, daha çabuk sertleşir, daha çabuk kırılır.
Şimdi 15–20 yıl önceki dizileri ve programları düşünelim: Kemal Sunal, Levent Kırca, Şener Şen, eski komedi programları, eski diziler. Ortak bir ruh vardı: Tebessüm eden, güldüren, rahatlatan, toplumu gevşeten bir dil. İnsanlar ekrana bakarken kasılmıyor, gerilmiyor, aksine gevşiyordu. Mizah vardı, sıcaklık vardı, insanîlik vardı. İletişim dili yumuşaktı, ilişkiler sertlik üzerinden değil, samimiyet üzerinden kuruluyordu.
O zamanlar toplum neden daha az kavgalıydı? Neden insanlar daha tahammüllüydü? Neden iletişim bugünkü kadar hırçın değildi? Bunların hiçbirinin izlenen içerikle ilgisi yok mu zannediyoruz? Gerçekten de son 10–15 yılda gerilim dizileri bu kadar yaygınlaşırken, toplumun da aynı dönemde daha gergin, daha sinirli, daha tahammülsüz hale gelmesi sadece bir tesadüf mü?
Beyine giden sinyaller önemsiz mi? Uyarıcılar önemsiz mi? Bir kitap okuyunca insanın değiştiğini herkes kabul eder. Bir insan bir metinden, bir fikirden, bir eğitimden etkilenir de; her akşam saatlerce maruz kaldığı dizilerden, görüntülerden, seslerden etkilenmez mi? Elbette etkilenir. Üstelik bu etkilenme çoğu zaman bilinçli değil, bilinç dışı ve otomatik olur. İnsan farkında olmadan telkin alır. Sürekli izlediği duygu iklimi, zamanla kendi iç iklimine dönüşür.
Bizim felsefemiz açısından bakıldığında mesele çok daha net: İnsan doğrudan olaylardan değil, uyarıcılardan aldığı algısal sinyallerden etkilenir. Algı tekrar yoluyla şekillenir. Hangi duygusal atmosferi tekrar tekrar verirsen, zihin onu “normal zemin” kabul eder. Bugün dizilerle verilen zemin; gerilim, tehdit, çatışma, kibir ve savunma zeminidir. Böyle bir zeminde yetişen zihin, huzurlu ilişkiyi değil, gergin ilişkiyi doğal sayar.
Kısacası diziler sadece eğlence üretmez, toplumun ruh halini üretir. Sürekli gerilim izletirsen, gerilim üreten bir toplum oluşur. Sürekli sertlik gösterirsen, sertlik normalleşir. Ekranda kurulan ilişki dili, fark edilmeden hayatın ilişki diline dönüşür. Sonra herkes “toplum niye bu kadar huzursuz?” diye sorar. Oysa cevap basittir: Çünkü toplumun sinir sistemi yıllardır her akşam aynı mesajı alıyor: Tetikte ol, savun, geril, hazırlan.
Ve bu mesaj, zamanla insanın karakteri gibi algılanmaya başlıyor. Aslında karakter değil; maruz kalınan duygusal iklimin sonucu.
Ciddi çok sinsi bir toplumsal saldırı ile karşı karşıyayız. Bunlar proje. Bunlar bilinçli. Bunlar rastgele devreye sokulmuş yayınlar değil. Bunlar toplum mühendisliğinin ürünü. Lütfen bu yazıyı okuduktan sonra en az bir diziyi baştan sonra karakterlerin yüz ifadelerini, birbirlerine yönelik tepkilerini izleyerek, bu yazıda okuduklarınızın farkındalığı ile izleyin. Ne demek istediğimi göreceksiniz. Aile, muhafazakar, değerler, din, iman, İslam diyenler neden bu dizilerden zerre rahatsız değil? Bunu da düşündüğünüz zaman toplumsal algı mühendisliği iddiam kafanızda daha da netleşecektir.
Son yıllarda Türk dizilerine dikkatle
bakıldığında ortak bir dil göze çarpıyor: Sürekli gerilim müziği, sürekli gergin atmosfer, sürekli asabi karakterler. İnsanlar sakin konuşmuyor, normal iletişim kurmuyor; herkes laf sokuyor, herkes üstten bakıyor, herkes kırıcı, herkes kibirli. En sıradan diyalog bile sanki kavga çıkacakmış gibi bir tonla ilerliyor. Normal bir sohbet yok, gündelik bir iletişim yok, yumuşak bir ilişki dili yok.
Bu sadece bir estetik tercih değil, bu bir iletişim modelinin topluma pompalanması. İnsan beyni tekrar eden şeye alışır. Sürekli izlenen şey bir süre sonra “olağan” kabul edilir. Dizi dili, farkında olmadan topluma şunu öğretir: İlişki böyle kurulur, insanlar böyle konuşur, normal iletişim budur. Gerilim normalleşir, asabiyet karakter sayılır, saygısızlık güç gibi algılanır.
Üstelik mesele sadece içerik de değil, biçim. Arka plandaki sürekli gerilim müziği, insan beynine doğrudan çalışan bir uyarıcıdır. Müzik, bilinçaltına “tehlike var” sinyali verir. İzleyici fark etmese bile sinir sistemi sürekli tetikte kalır. Kalp ritmi artar, kaslar hafif gerilir, zihin savunma moduna geçer. Yani insan evinde otururken bile organizma, sanki bir tehdit ortamındaymış gibi çalıştırılır.
Bu durum uzun vadede şuna yol açar: İnsan ruhu sürekli alarmda yaşar. Sürekli tetikte bir zihin, gevşemeyi unutur. Gevşemeyi unutan zihin, huzuru da unutur. İnsan ilişkilerinde tahammül azalır, sabır düşer, en küçük söz tehdit gibi algılanır. Herkes birbirine karşı daha çabuk savunmaya geçer, daha çabuk sertleşir, daha çabuk kırılır.
Şimdi 15–20 yıl önceki dizileri ve programları düşünelim: Kemal Sunal, Levent Kırca, Şener Şen, eski komedi programları, eski diziler. Ortak bir ruh vardı: Tebessüm eden, güldüren, rahatlatan, toplumu gevşeten bir dil. İnsanlar ekrana bakarken kasılmıyor, gerilmiyor, aksine gevşiyordu. Mizah vardı, sıcaklık vardı, insanîlik vardı. İletişim dili yumuşaktı, ilişkiler sertlik üzerinden değil, samimiyet üzerinden kuruluyordu.
O zamanlar toplum neden daha az kavgalıydı? Neden insanlar daha tahammüllüydü? Neden iletişim bugünkü kadar hırçın değildi? Bunların hiçbirinin izlenen içerikle ilgisi yok mu zannediyoruz? Gerçekten de son 10–15 yılda gerilim dizileri bu kadar yaygınlaşırken, toplumun da aynı dönemde daha gergin, daha sinirli, daha tahammülsüz hale gelmesi sadece bir tesadüf mü?
Beyine giden sinyaller önemsiz mi? Uyarıcılar önemsiz mi? Bir kitap okuyunca insanın değiştiğini herkes kabul eder. Bir insan bir metinden, bir fikirden, bir eğitimden etkilenir de; her akşam saatlerce maruz kaldığı dizilerden, görüntülerden, seslerden etkilenmez mi? Elbette etkilenir. Üstelik bu etkilenme çoğu zaman bilinçli değil, bilinç dışı ve otomatik olur. İnsan farkında olmadan telkin alır. Sürekli izlediği duygu iklimi, zamanla kendi iç iklimine dönüşür.
Bizim felsefemiz açısından bakıldığında mesele çok daha net: İnsan doğrudan olaylardan değil, uyarıcılardan aldığı algısal sinyallerden etkilenir. Algı tekrar yoluyla şekillenir. Hangi duygusal atmosferi tekrar tekrar verirsen, zihin onu “normal zemin” kabul eder. Bugün dizilerle verilen zemin; gerilim, tehdit, çatışma, kibir ve savunma zeminidir. Böyle bir zeminde yetişen zihin, huzurlu ilişkiyi değil, gergin ilişkiyi doğal sayar.
Kısacası diziler sadece eğlence üretmez, toplumun ruh halini üretir. Sürekli gerilim izletirsen, gerilim üreten bir toplum oluşur. Sürekli sertlik gösterirsen, sertlik normalleşir. Ekranda kurulan ilişki dili, fark edilmeden hayatın ilişki diline dönüşür. Sonra herkes “toplum niye bu kadar huzursuz?” diye sorar. Oysa cevap basittir: Çünkü toplumun sinir sistemi yıllardır her akşam aynı mesajı alıyor: Tetikte ol, savun, geril, hazırlan.
Ve bu mesaj, zamanla insanın karakteri gibi algılanmaya başlıyor. Aslında karakter değil; maruz kalınan duygusal iklimin sonucu.
Ciddi çok sinsi bir toplumsal saldırı ile karşı karşıyayız. Bunlar proje. Bunlar bilinçli. Bunlar rastgele devreye sokulmuş yayınlar değil. Bunlar toplum mühendisliğinin ürünü. Lütfen bu yazıyı okuduktan sonra en az bir diziyi baştan sonra karakterlerin yüz ifadelerini, birbirlerine yönelik tepkilerini izleyerek, bu yazıda okuduklarınızın farkındalığı ile izleyin. Ne demek istediğimi göreceksiniz. Aile, muhafazakar, değerler, din, iman, İslam diyenler neden bu dizilerden zerre rahatsız değil? Bunu da düşündüğünüz zaman toplumsal algı mühendisliği iddiam kafanızda daha da netleşecektir.
Bu yazıyı paylaş: