Psikoloji
Varsa da Var, Yoksa da Var
İzzet Güllü
26 Mayıs 2026
2 dk

Varsa depresyon. Yoksa yine depresyon. Benziyorsa otizm. Benzemiyorsa yine otizm.
Nefes Almıyor Ama Canlı
Bir insana “şunlar varsa depresyondur” deniliyor. Kişi soruyor: “Ama bende bunlar yok?” Bu kez cevap değişiyor: “Olsun, maskeli depresyon olabilir.”
Başka biri için “şunlar varsa otizmdir” deniliyor. Belirtiler uymayınca bu kez “atipik otizm” deniliyor. Yani kriter varsa tanı doğru kabul ediliyor, kriter yoksa yine tanı korunuyor. Böylece teori yanlışlanamaz hâle geliyor.
Oysa mantığın temel prensibi şudur:
Bir iddia hem varlıkta hem yoklukta aynı şekilde doğrulanıyorsa, artık o iddianın sınırları belirsizleşmiş demektir.
Bunu başka örneklerle düşünelim.
“Kalbi atıyor ve nefes alıyorsa canlıdır” diyoruz. Sonra birisi çıkıp “Kalbi atmıyor, nefes de almıyor ama yine de canlıdır; sadece atipik canlıdır” dese bunu mantıklı bulur muyuz?
Ya da “Ateş varsa yangın vardır” denilirken, ateş olmadığı hâlde “gizli yangın” diyerek yine yangın teşhisi konulsa buna bilim mi deriz, yoksa kavramı kurtarma çabası mı?
Çünkü gerçek bilim, yanlışlanabilir olmak zorundadır. Bir şeyin hem A durumunda hem A’nın zıttı durumda doğru kabul edilmesi, kavramın sınırlarını esneterek onu dokunulmaz hâle getirir.
Elbette insan psikolojisi karmaşıktır. Her insan aynı belirtileri birebir yaşamaz. Ancak burada itiraz edilen nokta, her farklılığı otomatik olarak yeni bir “alt tür”, “maskeli biçim”, “atipik form” ilan etme alışkanlığıdır.
Çünkü bu yaklaşım zamanla insanlarda şu algıyı üretir:
“Ne yaşarsam yaşayayım, mutlaka bir bozukluk kategorisine giriyorum.” Böylece kişi artık kendi duygularını doğal insanî tepkiler olarak değil, klinik bir arızanın kanıtı olarak görmeye başlar.
Üstelik bu dil tekrarlandıkça toplumun algısı da değişir. Eskiden hüzün denilen şeye depresyon, çekingenlik denilen şeye sosyal fobi, korku denilen şeye anksiyete bozukluğu denmeye başlanır. Kavram büyüdükçe algı büyür, algı büyüdükçe yaşanan duygu ağırlaşır. İnsan artık sadece üzülmez; “depresif biri” olduğuna inanır. Sadece kaygılanmaz; “bozukluk taşıdığı” düşüncesiyle kendini izlemeye başlar. Böylece kavram, psikolojiyi tarif etmekten çıkıp psikolojiyi üreten bir unsura dönüşür.
Gerçek mesele çoğu zaman duygunun kendisi değil, ona yüklenen anlamdır. Çünkü aynı kaygıyı yaşayan iki kişiden biri “Bu insani bir duygu” deyip hayatına devam ederken, diğeri “Bende bozukluk var” diye düşünerek korku üretmeye başlayabilir. İşte algının gücü tam burada devreye girer. İnsan zihni, neye inanırsa ona göre tepki üretir. Bu yüzden kavramlar sadece kelime değildir; aynı zamanda insan psikolojisini şekillendiren telkinlerdir.
Varsa depresyon. Yoksa yine depresyon. Benziyorsa otizm. Benzemiyorsa yine otizm.
Diyorum ya hep, bu sektörde mantık aramayın diye. Boşuna mı diyorum yıllardır, bu sektör şeytana bile pabucunu ters giydirir diye.
Bir insana “şunlar varsa depresyondur” deniliyor. Kişi soruyor: “Ama bende bunlar yok?” Bu kez cevap değişiyor: “Olsun, maskeli depresyon olabilir.”
Başka biri için “şunlar varsa otizmdir” deniliyor. Belirtiler uymayınca bu kez “atipik otizm” deniliyor. Yani kriter varsa tanı doğru kabul ediliyor, kriter yoksa yine tanı korunuyor. Böylece teori yanlışlanamaz hâle geliyor.
Oysa mantığın temel prensibi şudur:
Bir iddia hem varlıkta hem yoklukta aynı şekilde doğrulanıyorsa, artık o iddianın sınırları belirsizleşmiş demektir.
Bunu başka örneklerle düşünelim.
“Kalbi atıyor ve nefes alıyorsa canlıdır” diyoruz. Sonra birisi çıkıp “Kalbi atmıyor, nefes de almıyor ama yine de canlıdır; sadece atipik canlıdır” dese bunu mantıklı bulur muyuz?
Ya da “Ateş varsa yangın vardır” denilirken, ateş olmadığı hâlde “gizli yangın” diyerek yine yangın teşhisi konulsa buna bilim mi deriz, yoksa kavramı kurtarma çabası mı?
Çünkü gerçek bilim, yanlışlanabilir olmak zorundadır. Bir şeyin hem A durumunda hem A’nın zıttı durumda doğru kabul edilmesi, kavramın sınırlarını esneterek onu dokunulmaz hâle getirir.
Elbette insan psikolojisi karmaşıktır. Her insan aynı belirtileri birebir yaşamaz. Ancak burada itiraz edilen nokta, her farklılığı otomatik olarak yeni bir “alt tür”, “maskeli biçim”, “atipik form” ilan etme alışkanlığıdır.
Çünkü bu yaklaşım zamanla insanlarda şu algıyı üretir:
“Ne yaşarsam yaşayayım, mutlaka bir bozukluk kategorisine giriyorum.” Böylece kişi artık kendi duygularını doğal insanî tepkiler olarak değil, klinik bir arızanın kanıtı olarak görmeye başlar.
Üstelik bu dil tekrarlandıkça toplumun algısı da değişir. Eskiden hüzün denilen şeye depresyon, çekingenlik denilen şeye sosyal fobi, korku denilen şeye anksiyete bozukluğu denmeye başlanır. Kavram büyüdükçe algı büyür, algı büyüdükçe yaşanan duygu ağırlaşır. İnsan artık sadece üzülmez; “depresif biri” olduğuna inanır. Sadece kaygılanmaz; “bozukluk taşıdığı” düşüncesiyle kendini izlemeye başlar. Böylece kavram, psikolojiyi tarif etmekten çıkıp psikolojiyi üreten bir unsura dönüşür.
Gerçek mesele çoğu zaman duygunun kendisi değil, ona yüklenen anlamdır. Çünkü aynı kaygıyı yaşayan iki kişiden biri “Bu insani bir duygu” deyip hayatına devam ederken, diğeri “Bende bozukluk var” diye düşünerek korku üretmeye başlayabilir. İşte algının gücü tam burada devreye girer. İnsan zihni, neye inanırsa ona göre tepki üretir. Bu yüzden kavramlar sadece kelime değildir; aynı zamanda insan psikolojisini şekillendiren telkinlerdir.
Varsa depresyon. Yoksa yine depresyon. Benziyorsa otizm. Benzemiyorsa yine otizm.
Diyorum ya hep, bu sektörde mantık aramayın diye. Boşuna mı diyorum yıllardır, bu sektör şeytana bile pabucunu ters giydirir diye.
Bu yazıyı paylaş: