Psikoloji
Yo Sen Rol Yapıyorsun
İzzet Güllü
26 Mayıs 2026
3 dk

Modern psikoloji dili son yıllarda yeni bir kavram üretme fabrikasına dönüştü.
Yo Sen Rol Yapıyorsun
Modern psikoloji dili son yıllarda yeni bir kavram üretme fabrikasına dönüştü:
Maskeli depresyon, gizli travma, yüksek işlevli anksiyete, atipik kişilik, bastırılmış duygu, görünmez tükenmişlik…
Artık mutlu görünüyorsan “rol yapıyor” olabilirsin, üzgün değilsen “maskeliyorsun” deniliyor, hayatına devam ediyorsan “yüksek işlevli depresyon” deniliyor. Yani sorun görünüyorsa teşhis var; görünmüyorsa yine teşhis var. Böylece insan ne yaparsa yapsın bir kategoriye sokulabiliyor.
Bir psikoloji dergisi kapak yazısında aynen öyle diyor: "İyi değilsin. Sadece rol yapıyorsun. Maskenin ardındaki psikoloji."
Oysa dikkat edin:
Tıpta gerçekten nesnel alanlarda işler böyle işlemez. Bir insanın şeker hastası olup olmadığını anlamak için kan tahlili yapılır. Kalp hastalığında EKG, MR, tomografi, ultrason gibi objektif yöntemler vardır. Çünkü bilim, gözlenebilir ve ölçülebilir verilere dayanır.
Ama psikoloji alanında çoğu zaman “maskenin arkasında ne var” yorumu tamamen kişinin davranışına yüklenen anlama göre şekilleniyor. Gülüyorsun: Rol yapıyorsun. Sessizsin: İçine atıyorsun. Çok konuşuyorsun: Bastırıyorsun. Az konuşuyorsun: Kapanıyorsun. Yani hangi davranışı gösterirsen göster, sistem bunu yine aynı teoriye bağlayabiliyor.
İşte sorun tam burada başlıyor. Çünkü kriterler bu kadar esneyince kavramlar bilimsel sınırlarını kaybetmeye başlıyor. Bir teori düşünün: Hem belirtiler varsa doğru, hem belirtiler yoksa yine doğru. Böyle bir durumda artık yanlışlanabilirlik ortadan kalkar. Oysa gerçek bilim, gerektiğinde “yanılmış olabiliriz” deme cesaretine sahip olmak zorundadır. Eğer bir iddia her koşulda doğru kabul ediliyorsa, o artık bilimsel olmaktan çok inançsal bir yapıya dönüşmeye başlar.
Bugün birçok insanın yaşadığı şey de budur. Normal insanî dalgalanmalar bile klinik bir gözle yorumlanıyor. Bir dönem içine kapanıyorsun: “depresif süreç.” Çok düşünüyorsun: “obsesif eğilim.” Yoruluyorsun: “tükenmişlik sendromu.” İnsan artık sadece üzülmüyor; “acaba bende gizli depresyon mu var?” diye düşünmeye başlıyor. Böylece kavram, problemi tarif etmekten çıkıp problemi üreten bir telkine dönüşüyor.
Üstelik bu yaklaşım kişiyi sürekli kendi zihnini taramaya iter. İnsan doğal yaşamaktan uzaklaşıp kendini gözlemleyen bir dedektife dönüşür. “Gerçekten mutlu muyum, yoksa maskeliyor muyum?” diye düşünmeye başlar. Böylece kişi artık duygularını yaşamak yerine onları analiz etmeye, etiketlemeye ve korkuyla izlemeye başlar. Bu da kaygıyı hem üreten hem de büyüten en temel mekanizmalardan biridir.
Elbette bazı insanlar rol yapabilir, duygularını saklayabilir, inkâr mekanizmaları yaşayabilir. Buna kimse itiraz etmiyor. Ancak mesele şu: Bu ihtimali genelleştirip neredeyse herkesin üzerine yapıştırmak, sıradan insan davranışlarını bile klinik şüpheyle yorumlamak, insanı kendi doğallığından uzaklaştırır. Çünkü her insan zaman zaman güçlü görünmek ister, bazen üzgünken gülümser, bazen yorgunken devam eder. Bu, otomatik olarak “maskeli psikolojik bozukluk” anlamına gelmez.
Sonuçta insan psikolojisi matematik gibi kesin ölçümlerle ilerleyen bir alan değildir. Bu yüzden kullanılan dil çok önemlidir. Kavramlar sadece açıklama yapmaz; aynı zamanda algı üretir. Algı ise psikolojiyi şekillendirir. Bir insana sürekli “maskeliyorsun, bastırıyorsun, farkında değilsin” derseniz, bir süre sonra kişi kendi doğal hâline bile güvenemez hâle gelir.
Ve belki de modern çağın en büyük problemlerinden biri tam olarak budur: İnsanların psikolojilerinin bozulmasından çok, psikolojilerinin bozuk olduğuna ikna edilmeleri.
Sen hasta değilsin kitabımın ön sözünde ne demiştim:
"Bizi hasta olduğunuzda ikna ederek ders sahibi yaptılar. Hasta olmadığımıza inandığımız gün iyileşeceğiz" demistim. Sadece kanserin kendisi psikoloji oluşturmaz. Ben kanser oldum inancı da psikoloji oluşturur. Bizi psikolojilerimizin bozulduğuna inandırarak dert sahibi yaptılar.
Evet, rol yapan birileri var ama bu kesinlikle insanlar değil.
Modern psikoloji dili son yıllarda yeni bir kavram üretme fabrikasına dönüştü:
Maskeli depresyon, gizli travma, yüksek işlevli anksiyete, atipik kişilik, bastırılmış duygu, görünmez tükenmişlik…
Artık mutlu görünüyorsan “rol yapıyor” olabilirsin, üzgün değilsen “maskeliyorsun” deniliyor, hayatına devam ediyorsan “yüksek işlevli depresyon” deniliyor. Yani sorun görünüyorsa teşhis var; görünmüyorsa yine teşhis var. Böylece insan ne yaparsa yapsın bir kategoriye sokulabiliyor.
Bir psikoloji dergisi kapak yazısında aynen öyle diyor: "İyi değilsin. Sadece rol yapıyorsun. Maskenin ardındaki psikoloji."
Oysa dikkat edin:
Tıpta gerçekten nesnel alanlarda işler böyle işlemez. Bir insanın şeker hastası olup olmadığını anlamak için kan tahlili yapılır. Kalp hastalığında EKG, MR, tomografi, ultrason gibi objektif yöntemler vardır. Çünkü bilim, gözlenebilir ve ölçülebilir verilere dayanır.
Ama psikoloji alanında çoğu zaman “maskenin arkasında ne var” yorumu tamamen kişinin davranışına yüklenen anlama göre şekilleniyor. Gülüyorsun: Rol yapıyorsun. Sessizsin: İçine atıyorsun. Çok konuşuyorsun: Bastırıyorsun. Az konuşuyorsun: Kapanıyorsun. Yani hangi davranışı gösterirsen göster, sistem bunu yine aynı teoriye bağlayabiliyor.
İşte sorun tam burada başlıyor. Çünkü kriterler bu kadar esneyince kavramlar bilimsel sınırlarını kaybetmeye başlıyor. Bir teori düşünün: Hem belirtiler varsa doğru, hem belirtiler yoksa yine doğru. Böyle bir durumda artık yanlışlanabilirlik ortadan kalkar. Oysa gerçek bilim, gerektiğinde “yanılmış olabiliriz” deme cesaretine sahip olmak zorundadır. Eğer bir iddia her koşulda doğru kabul ediliyorsa, o artık bilimsel olmaktan çok inançsal bir yapıya dönüşmeye başlar.
Bugün birçok insanın yaşadığı şey de budur. Normal insanî dalgalanmalar bile klinik bir gözle yorumlanıyor. Bir dönem içine kapanıyorsun: “depresif süreç.” Çok düşünüyorsun: “obsesif eğilim.” Yoruluyorsun: “tükenmişlik sendromu.” İnsan artık sadece üzülmüyor; “acaba bende gizli depresyon mu var?” diye düşünmeye başlıyor. Böylece kavram, problemi tarif etmekten çıkıp problemi üreten bir telkine dönüşüyor.
Üstelik bu yaklaşım kişiyi sürekli kendi zihnini taramaya iter. İnsan doğal yaşamaktan uzaklaşıp kendini gözlemleyen bir dedektife dönüşür. “Gerçekten mutlu muyum, yoksa maskeliyor muyum?” diye düşünmeye başlar. Böylece kişi artık duygularını yaşamak yerine onları analiz etmeye, etiketlemeye ve korkuyla izlemeye başlar. Bu da kaygıyı hem üreten hem de büyüten en temel mekanizmalardan biridir.
Elbette bazı insanlar rol yapabilir, duygularını saklayabilir, inkâr mekanizmaları yaşayabilir. Buna kimse itiraz etmiyor. Ancak mesele şu: Bu ihtimali genelleştirip neredeyse herkesin üzerine yapıştırmak, sıradan insan davranışlarını bile klinik şüpheyle yorumlamak, insanı kendi doğallığından uzaklaştırır. Çünkü her insan zaman zaman güçlü görünmek ister, bazen üzgünken gülümser, bazen yorgunken devam eder. Bu, otomatik olarak “maskeli psikolojik bozukluk” anlamına gelmez.
Sonuçta insan psikolojisi matematik gibi kesin ölçümlerle ilerleyen bir alan değildir. Bu yüzden kullanılan dil çok önemlidir. Kavramlar sadece açıklama yapmaz; aynı zamanda algı üretir. Algı ise psikolojiyi şekillendirir. Bir insana sürekli “maskeliyorsun, bastırıyorsun, farkında değilsin” derseniz, bir süre sonra kişi kendi doğal hâline bile güvenemez hâle gelir.
Ve belki de modern çağın en büyük problemlerinden biri tam olarak budur: İnsanların psikolojilerinin bozulmasından çok, psikolojilerinin bozuk olduğuna ikna edilmeleri.
Sen hasta değilsin kitabımın ön sözünde ne demiştim:
"Bizi hasta olduğunuzda ikna ederek ders sahibi yaptılar. Hasta olmadığımıza inandığımız gün iyileşeceğiz" demistim. Sadece kanserin kendisi psikoloji oluşturmaz. Ben kanser oldum inancı da psikoloji oluşturur. Bizi psikolojilerimizin bozulduğuna inandırarak dert sahibi yaptılar.
Evet, rol yapan birileri var ama bu kesinlikle insanlar değil.
Bu yazıyı paylaş: